Biyografi Yusuf Bin Hüseyin Razi hayatı

Konusu 'İslam büyüklerinin hayatları' forumundadır ve Adile tarafından 21 Ekim 2013 başlatılmıştır.

  1. Adile

    Adile Admin


    Yûsuf Bin Hüseyin Razi

    Büyük velîlerden. Künyesi Ebû Ya'kûb’dur vede haram ve şüphelilerden çok sakındığı gibi, dünyâya düşkün olmayıp, zâhir ve bâtın ilimlerinde âlimdi. Zünnûn-i Mısrî’nin talebesi olup, aynı zamanda; Ebû Türâb Nahşebî, Yahyâ bin Muâz vede başka âlimlerle görüşüp sohbet etti. Kendilerinden ilim öğrendi ve Ebû Saîd Harrâz ile yol arkadaşlığı, Cüneyd-i Bağdâdî ile mektuplaşmaları meşhûrdur. İlim öğrenmek için çok seyahat etti.

    Ömrü uzun olup, Allahü teâlânın dînine hizmet etmekle geçti insanların İslâmiyeti doğru öğrenmeleri için çok gayret ederdi. Edebi çok fazla olup, kendisinden bile hayâ ederdi. Çok güzel konuşurdu. Nefsin kötü isteklerine tâbi olmamak ve ona muhâlefet etmekte çok ileriydi. Geceleri hiç uyumaz, hep ibâdetle meşgûl olurdu ve fazla uykusuzluk sebebi ile gözlerinde hafif kırmızılık vardı. İnsanların fazla teveccühünden sakınır vede kendisini olduğundan aşağı gösterirdi. Ebû Ya’lâ diyor ki: “Yûsuf bin Hüseyin, zamanında, kelâm ve tasavvuf ilmini en iyi bilendi.” İmâm-ı Şa’rânî diyor ki: “Kur’ân-ı kerîm okunduğu zaman, gözyaşlarını tutamaz çok ağlardı.”

    Nişâbûrlu bir tüccârın, bin altına satın aldığı çok güzel bir câriyesi vardı ve bu tüccârın acele olarak başka bir şehre gitmesi icâb etti. Câriyeyi güvendiği bir kimsenin evine emânet bırakıp gitti. Ev sâhibi, bir aralık câriyeyi gördü. Kendisine âşık oldu. Hemen Ebû Hafs Haddâd’ın yanına gidip hâlini anlattı ve; “Ben ne yapayım?” dedi. O da; “Senin, Rey şehrinde bulunan Yûsuf bin Hüseyin’in yanına gitmen lâzımdır.” buyurdu. O kimse hemen yola çıkıp Irak’ta bulunan Rey şehrine geldi. Yûsuf bin Hüseyin’in yerini sordu. Sorduğu kimseler, uygunsuz sözler söyleyip, yanına gitmesine mâni oldular. Hattâ çok ileri gidip, öyle şeyler söylediler ki, gelen kimse bunlara aldanıp, geldiğine pişman oldu ve geri döndü. Ebû Hafs’ın yanına geldiğinde, “Niçin onu görmeden geri geldin?” buyurdu. O da; “Onun için şöyle şöyle söylediler ve ben de yanına gitmekten vaz geçip geri döndüm.” dedi. Ebû Hafs; “Sen tekrar git ve kendisini gör.” buyurdu. O kimse tekrar dönüp Rey şehrine geldi. Yûsuf bin Hüseyin’in bulunduğu yeri sordu. Bu sefer, önceki söylediklerini daha fazlasıyla söylediler. Fakat ısrâr edince evini gösterdiler. İzin alıp içeri girdiğinde gördü ki, yaşlı bir zât oturmuş, karşısında bir genç, önünde bir sürâhi ve kâse bulunuyor. Gelen kimse selâm verip oturdu. Yûsuf bin Hüseyin, yüzünden nûr akan çok sevimli bir zât olup öyle güzel şeyler anlatıyor, öyle tatlı konuşuyordu ki, gelen kimse hayretler içinde kaldı. “Efendim. Lütfen söyleyiniz. Bu nûrânî yüz, bu tatlı sözler, şu sürâhi ve kâse ve dışarıdakilerin söyledikleri ne demek oluyor?” dedi. Yûsuf er-Râzî; “Şu gördüğün genç, benim oğlumdur. Kendisine Kur’ân-ı kerîm okutuyorum. Şarap kabı gibi zannedilen şu kırmızı sürâhi içinde su var. Bu bardakla, gelenlere su ikrâm ediyorum. Su testisi bulunmadığı için, bunu kullanıyorum.” buyurdu. Gelen kimse; “Peki, böyle hareket edip, insanların hakkınızda uygunsuz sözler söylemelerine imkân vermenize sebep nedir?” diye sorunca; “İnsanlar bana güvenmesinler ve bir şey emânet etmesinler diye.” buyurdu. Gelen kimse onun ayaklarına kapanıp af diledi.

    Bir gün kendisine; “Peygamber efendimiz (s.a.v) “Yâ Bilâl! Bizi ferahlandır.” hadîs-i şerîfi hakkında ne dersiniz?” dediler. Cevâbında buyurdu ki: “Bunun mânâsı; “Yâ Bilâl! Ezân okumakla, bizi dünyâ meşgalelerinden ve sözlerinden rahatlandır.” demektir. Çünkü, Peygamber efendimiz (s.a.v) namazda rahatlardı. Namaz gözünün nûru idi.”

    Yûsuf bin Hüseyin 915 (H.304) senesinde vefât etti. Vefât ederken; “Yâ Rabbî! Gücüm yettiği kadar insanları sana dâvet ettim. Kusurlarımı bağışla.” dedi. Vefâtından sonra kendisini rüyâda görüp; “Hâlin nasıldır?” diyenlere; “Allahü teâlâ, vefât ederken söylediğim sözü tekrar söylememi emretti. Ben de söyledim. Sonra bana; “Seni sana bağışladım.” buyurdu.” dedi.
    Yûsuf bin Hüseyin buyurdu ki:

    (Yapmacık olarak, riyâ ile yapılmış çok az bir amelle Allahü teâlânın huzûruna çıkacağıma, günâh yükü ile çıkmayı tercih ederim.)

    (Allah yolunda yürümek arzusunda bulunan bir tâlib, azimeti bırakıp ruhsatla amel ederse, artık ondan hayır gelmez, ilerleyemez.)

    (Nefsin aldatmasına, dünyânın yalancı, geçici tadına kapılan, hayrın tadını alamaz vede yabancılarla berâber olmak, bu yolda yürüyenler için felâkettir.)

    (Allahü teâlânın kendilerini her an görmekte olduğunu bilen insanlar, O’nun kendilerini görmekte olduğunu düşünerek, O’ndan ve emirlerinden başka şeye iltifat etmekten hayâ ederler.)

    (Kim, Allahü teâlâyı hakkıyla zikrederse, O’ndan başka her şeyi unutur. O’nun zikri ile O’ndan başka her şeyi unutan kimseyi, Allahü teâlâ her şeyden muhâfaza eder.)

    (Dünyâda en kıymetli şey, ihlâstır.)

    (Allah yolunda yürümek isteyen bir kimse için, en büyük tehlike; bu yolda olmayan kimselerle berâber olmaktır.)

    (Saâdete kavuşmak istersen, edeble ilim öğren, edeble ilim öğrenen onunla iyi amel eder. İyi amel eden, hikmet sâhibi olur. Hikmet elde edilince, insan zühd sâhibi olur. Zühd sâhibi olunca, kalbinde, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin sevgisi kaybolur. Bu sevgi kaybolunca, insan âhirete rağbet eder. Hep âhireti düşünen ve ona hazırlanmakla uğraşan kimse, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş demektir.)

    (Bütün hayırların hepsi, bir ev gibidir. Anahtarı da tevâzudur. Bütün kötülüklerin hepsi de, bir ev gibidir. Onun anahtarı da kibirlenmektir. Nitekim, Âdem aleyhisselâmın zellesinden dolayı tevâzu etmesi ile affa ve ikrâma kavuşması ve İblis’in kibirlenmesi, kendisine hiçbir şeyin fayda vermeyip zelîl olması buna delildir.)

    (Aklın zâhiri, sevgili Peygamberimize tam tâbi olmaktır. Aklın bâtını, hâlini gizlemek ve aklın aslı ise, sükût etmektir.)

    (Dünyâda iki türlü taşkınlık ve azgınlık vardır. Bunlardan biri ilim sebebiyle yapılan azgınlık, diğeri de mal sebebiyle yapılandır. İlim sebebiyle olan taşkınlıktan kurtulmak, ancak ibâdetle olur. Mal sebebiyle olan taşkınlıktan kurtulmak ise, ona ehemmiyet vermeyip uzaklaşmakla mümkün olur.)