Tasavvufta istidat ne demektir

Konusu 'Dini bilgiler' forumundadır ve Beyza tarafından 22 Ekim 2013 başlatılmıştır.

  1. Beyza

    Beyza Moderatör

    Tasavvufi eğitimde başarılı olabilmek için şahsi gayretlerin yanı sıra fıtri kabiliyetlerin yani isti‘dadın da büyük bir önemi vardır. Bu sebeple mürşidler, maneviyata kabiliyetli kişilerin mürid olmasından ayrı bir mutluluk duyarlar.

    Şeyh Ebu Muhammed Şenbeki, müridi Ebü’l-Vefa Bağdadi kendisine bağlandığı zaman şöyle demiştir: “Bugün tuzağıma öyle bir kuş düştü ki, böylesi hiçbir şeyhin tuzağına düşmemiştir”. İmam-ı Rabbani Ahmed Sirhindi hazretleri de şeyhi Muhammed Baki Billah’a intisap ettiğinde, ondaki isti‘dadı sezen şeyhi, bir dostuna yazdığı mektupta mutluluğunu şöyle dile getiriyordu: “Sirhind’den Şeyh Ahmed isminde ilmi çok, ameli güçlü bir yiğit birkaç gün bizimle oturup kalktı. Ondan, çok ilginç haller müşahede edildi. Muhtemelen alemin kendisiyle aydınlandığı bir kandil olacak”.

    Hoca Ubeydullah Ahrar gençliğinde Ya‘kub Çerhi hazretlerinin yanına gidip mürid olmuştu. İntisabından sadece birkaç gün sonra Ya‘kub Çerhi ona icazet ve hilafet verince diğer müridler bu duruma şaşırdı. Bunun üzerine Ya‘kub Çerhi şöyle buyurdu: “Mürid dediğin, mürşidin huzuruna böyle gelmeli. Her şeyi hazır, iş icazete kalmış. Lamba, yağ ve fitili hazırlamış, sadece kibrit çakmak gerekiyor”.

    KARAKTER VE KABİLİYET

    Karakter ve kabiliyet yönünden bazı kişilerin tasavvufi eğitime daha yatkın olduğu bilinen bir gerçektir. Bazıları ise diğerleri kadar şanslı değildir. Hoca Bahaeddin Nakşbend hazretleri bu durumu şöyle ifade eder: “Sohbetimize gelenlerden bazılarının gönlünde muhabbet tohumu vardır. Ama dünyevi alakalar yüzünden gelişip büyüyememiştir. Bizim vazifemiz o alakaları temizlemektir. Bazılarının ise gönlünde muhabbet tohumu yoktur. Burada bizim vazifemiz tohum oluşturmaktır”. Gönlünde muhabbet tohumu olan kişilerin yola erken çıkacakları ve diğerlerine nazaran tasavvuf yolunda daha hızlı mesafe alacakları muhakkaktır. Diğer taraftan isti‘dadı az olanlar bu yolculukta daha gerilerde kalırlar. Nitekim Hz. Mevlana buyurur: “Koku almayan biri gül bahçesine girse, gül kokusundan, reyhan kokusundan bir zevk alamaz”.

    Tasavvufi eserlere bakıldığında mürşid-i kamillerin, karşılarındaki insanın isti‘dadını ve tasavvufi eğitime yatkınlık derecesini büyük bir maharetle sezdikleri anlaşılmaktadır. Bu sezgide o kişinin davranışları ya da gördüğü rüyalar da etkili olabilmektedir.

    Kişinin davranışlarına bakarak maneviyata kabiliyetini anlama konusuna şu menkıbeler örnek olarak gösterilebilir:

    Rivayete göre, Hakim Süleyman Ata küçüklüğünde Yesi şehrinde Kur’an-ı Kerim öğrenmek için arkadaşlarıyla birlikte camiye giderken diğer çocuklar Kur’an’ı boyunlarına astığı halde, o saygısından dolayı Kur’an’ı başının üzerinde taşıyordu. Bu durumu gören Ahmed Yesevi onu kendi talebeleri arasına aldı. Hakim Ata’nın diğer çocuklara göre Kur’an-ı Kerim’e farklı bir saygı göstermesi Hoca Ahmed Yesevi’nin dikkatini çekmiş, ondaki isti‘dadı sezen Yesevi onu mürid edinmiş ve sonraki yıllarda Hakim Süleyman Ata, Hoca Ahmed Yesevi’nin halifesi olmuştur.

    İSTİDATI GÖRMEK FARKETMEK

    Davranışlara bakarak isti‘dadı sezmeye bir örnek de şu rivayettir: Seyyid Hasan henüz küçük bir çocuk iken babasıyla birlikte Hoca Ubeydullah Ahrar’ın yanına gelmişti. Hoca Ahrar’ın yanındaki bal küpünü gören çocuk bütün ilgi ve dikkatini oraya yöneltti. Hoca Ahrar çocuğa adını sorunca, adeta kendinden geçmiş olan çocuk “Bal” diye cevap verdi. Bu duruma çok sevinen Hoca Ahrar: “Bu çocukta büyük bir kabiliyet var. Balı görünce kendi adını unuttu. Eğer ruhunun muradına baldan daha tatlı bir şey (maneviyat) tattırırlarsa mutlaka ona yönelişi çok kuvvetli olacak” dedi ve çocuğun maddi manevi eğitimini üstlendi. Sonraları Seyyid Hasan, Hoca Ahrar’ın önde gelen müridlerinden biri oldu.

    Kişinin maneviyata kabiliyetini anlamanın yollarından biri de gördüğü rüyalardır. Bu konuda bir örneğe Hz. Mevlana’nın hayatında rastlanır:

    Mevlana Celaleddin Rumi küçük bir çocuk iken ailesiyle birlikte Belh şehrinden göç ediyordu. Nişabur’a geldiğinde bir rüya gördü. Rüyasında nur yüzlü bir pir, kendisine altı dallı bir gül fidanı vermişti. Mevlana Celaleddin rüyasını babasına anlattığında o: “Altı dallı gül, senin altı ciltlik bir kitap yazacağına işarettir.” buyurdu. O anda orada hazır bulunan Feridüddin-i Attar da: “Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgul olursunuz.” diyerek Esrarname isimli kitabını Mevlana Celaleddin’e hediye etti. Meğer rüyada görülen ve kendisine gül veren kimse de, Feridüddin Attar imiş. Feridüddin Attar hazretleri, Mevlana Celaleddin’de ilahi nurlar ve fıtri, yaratılıştan gelen bir takım kabiliyetleri görmüş ve ona dua etmişti.

    Kişinin maneviyata isti‘dadını anlamak her zaman onun davranışları ya da rüyalarıyla olmaz. Bazen akıl sınırlarını aşan bir sezginin ve firasetin devreye girdiği anlaşılmaktadır. Buna misal olarak şu menkıbe zikredilebilir:

    Hoca Bahaeddin Nakşbend Hazretlerinin doğmasına yakın bir tarihte Muhammed Baba Semasi müridleriyle birlikte Buhara’nın Kasr-ı Hinduvan köyünden geçmiş ve yanındakilere: “Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor, yakında Kasr-ı Hinduvan, Kasr-ı arifan (arifler Köşkü) olacak” demişti. Baba Semasi’nin Kasr-ı Hinduvan’a bir sonraki gelişinde Bahaeddin Nakşbend henüz üç günlük bir bebek idi. Bebeği gören Baba Semasi müridlerine: “Kokusunu işittiğimiz yiğit budur” deyip halifesi Emir Külal’e döndü ve: “Oğlum Bahaeddin’e şefkat ve terbiyeni esirgeme, yoksa sana hakkımı helal etmem” dedi.

    Duygu ve sevgi yönü ön planda olan insanlar tasavvufi eğitime, mantık yönü ön planda olan insanlar da medrese eğitimine daha yatkındır. Ancak isti‘dadı ne yönde olursa olsun, tasavvuf kültürünün ahlak ve maneviyat birikiminden herkesin istifade edebileceği bir nokta vardır. Çünkü tasavvuf yolu bazı insanları evliya yaparken, bazılarını da en azından eşkiya olmaktan kurtarır.

    TAHİR EFENDİ İSMİNDE BİR ZAT

    Tahir Efendi isminde bir zat şöyle anlatıyor:

    Bir gün Abdülhakim arvasi Efendi’ye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakim Efendi’ye arz edeyim, evliyalıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar, teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım, bahçede yalnız oturuyorlardı. Selam verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp: “Tahir! Şu ağaç ne ağacıdır?” buyurdu. “Manolya” dedim. “Şu nedir?” buyurdu. “Gül” dedim. “Tahir! Bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Mesela şu çimene ne yapılsa gül fidanı olabilir mi, gül de manolya ağacı kadar büyür mü?” buyurdu. “Hayır efendim.” dedim. “Demek ki, farklılık isti‘dadlarından yani kabiliyetten geliyor. Ve demek ki, ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!” buyurup tekrar bana baktılar. “Kusurumu bağışlayın efendim.” dedim.

    Bazı insanlarda kabiliyet vardır ama o kabiliyeti geliştirmek için gayret etmedikleri ya da uygun bir ortam bulamadıkları için isti‘dad tohumları çürüyüp zayi olur. Alaeddin abizi hazretleri şöyle der: “Bu yolda ilerlemek, kabiliyet, gayret ve isteğin bir araya gelmesiyle mümkündür.” Hoca Bahaeddin Nakşbend hazretleri de şöyle buyurur: “Zikir telkini, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bundan sonra iyi bir netice oluşması için amel etmek müride aiddir”.

    Diğer taraftan kabiliyetler farklı farklı olabilir. Herkes isti‘dadı olduğu noktayı geliştirerek iyi bir kul olma yönünde mesafe alabilir. Sufilerin meşhur sözlerinden biri şudur: “Allah’a giden yollar, mahlukatın nefesleri sayısıncadır”. Mürşid-i kamiller müridin kabiliyet ve zaaflarını tespit edip gerektiğinde kişiye özel reçete geliştirebilen tabiblerdir.

    Hoca Ali Ramiteni hazretleri buyurur:

    “İrşad işine giren bir kimse, önce müridin yani talebenin yeteneğini, kabiliyetini tanımalıdır. Bunu bildikten sonra ona zikir telkini yapar, yeteneğine göre onu yetiştirir. Bu bakımdan mürid terbiyesi işine girmiş olan kişi, tıpkı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre mürşid olan zat da, müridin kabiliyeti nisbetinde ona zikir telkini yapar.”

    Tasavvuf, kişideki yaratılıştan gelen -az veya çok- manevi isti‘dadı ortaya çıkarmaktır. Her gönül, altında petrol bulunan bir arazi gibidir. Fakat sondaj vurulmadığı için o petrol, kendiliğinden dışarı çıkma imkanı bulamaz. İşte o alt zemindeki petrol, Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği manevi bir isti‘daddır. Bu da tıpkı akıl gibi her insanda farklı seviyededir. Bu isti‘dadın ve yeteneğin ortaya çıkması için manevi sondajı vurarak o cevheri açığa çıkaracak olan, mürşid-i kamildir. Mürid de azim ve gayret ile üzerine düşen görevleri yaparak bu konuda mürşide yardımcı olmalıdır.
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 9 Nisan 2017