Tasavvufta Aşk

Konusu 'Dini sohbetler' forumundadır ve Eylül tarafından 16 Kasım 2013 başlatılmıştır.

  1. Eylül

    Eylül Moderatör

    Aşk: Güçlü sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde Allah’a muhâbbet anlamında kullanılır.(Nursî, Mektubat, s. 450)

    İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, veya hâkiki. Mecâzi aşk, geçici gönül bağlamaktır. Hâkiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. Kimi zaman aşk, hâkiki aşka vesile olur.(Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 203)

    Bu hususta en çarpıcı misali, Leyla ile Mecnun öyküsü denilebilir. Mecnûn, Leylaya sevgisinden deli divane olup, çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir” der. Neticede, Leyla ile bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin. “Sen yürü Leyla ki ben Mevla’yı buldum.” Der. Böylelikle kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.
    [​IMG]
    Yunus Emre’ye (Bana Seni gerek Seni) dedirten de, aynı İlahi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde (İlahî aşkı) kastederler. Bundan sonraki (aşk) ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.

    Her şeyden evvel (aşk) fikri bir mesele değildir; hali ve vicdanidir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, yanlız halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlana, bunu şöyle dile getirir: Biri (Aşıklık nedir?) diye sordu. “Benim gibi olursan anlarsın” dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsiri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı. (Mevlana, I, 137.)

    Alıntı