Süfiler ve alimlerin öğretilerinin anadolu'nun islamlaşmasına etkileri

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Lasey tarafından 13 Kasım 2018 başlatılmıştır.

  1. Lasey

    Lasey Admin


    SÜFİLER VE ÂLİMLERİN ÖĞRETİLERİNİN ANADOLU'NUN İSLAMLAŞMASINA ETKİLERİ

    Anadolu'nun İslamlaşması, Türk ve İslam tarihinin en önemli olaylarından birini oluşturmaktadır. Anadolu'nun İslamlaşması bir dönemde meydana gelmiş ve kısa süre içinde sona ermiş bir olgu değildir. XI. yüzyıl başlarında Horasan Bölgesi'nde siyasi birlik kuran Selçuklular, Anadolu'ya Çağrı Bey önderliğinde akınlarda bulundular. 1071 Malazgirt Zaferi'yle de Anadolu kapıları Müslüman Türklere tamamen açıldı. Bundan sonra Türkmenler sadece akın için değil, yerleşme amacıyla Anadolu'ya geçmeye başladı. Diğer yanda Büyük Selçuklu Devleti'nin Türkmenleri Anadolu'ya iskân etme siyaseti de bu yerleşmeye uygun zemin hazırladı. Bunun sonucunda Oğuz boylarına mensup kalabalık Türkmen kitleleri Türkistan, Horasan ve Azerbaycan taraflarından gelerek Anadolu'ya yerleşmeye başladı.

    Türk İslam devletleri Büyük Selçuklular Dönemi'nden itibaren, İslam dünyasını iç buhranlardan ve dış tehlikelerden korumak için sadece siyasi ve askerî kuvvetin yeterli gelmeyeceği, tebaanin dini ve siyasi saldırılara karşı bilinçlendirilmesi düşüncesindeydi. Bu sebeple kurulan Nizamiye medreselerinde ilim ve irfan orduları yetiştirildi. Aynı fikir ve uygulama gerek Anadolu Selçukluları gerekse Osmanlı Anadolu'sunda da gelişerek devam etti.

    Türklerin İslamiyet'i kabulüyle başlayan ve XII. yüzyılda gelişimini tamamlayan tasavvuf düşüncesi ve bu düşüncenin mirasçıları Anadolu'nun İslamlaşmasında büyük bir rol üstlendiler. Özellikle Sultan Alaaddin Keykubat Dönemi'nde Anadolu, Horasan âlimlerine ev sahipliği yaptı. Anadolu kısa sürede âdeta dinî ve tasavvufi terbiye ile donandı. XIII. yüzyıl başlarından itibaren ise Orta Asya'nın maruz kaldığı Moğol İstilası'nın ardından kaçan birçok Türk boyu Anadolu'ya sığındı. Bunun neticesinde Anadolu tam bir kültür merkezi hâlini aldı. Hoca Ahmet Yesevi, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Hacı Bektaş-1 Veli, Ahi Evran, Yunus Emre ve Hacı Bayrâm-ı Veli gibi pek çok sûfi ve alim bu devirde yetişmiş ve öğretileriyle halkın yaşamına işık tutmuşlardır. Bu sûfi ve öğretileri özetle şunlardır:

    Piri Türkistan olarak anılan Hoca Ahmet Yesevi , Divân- Hikmet adlı eseriyle İslamiyet öğretisinde söz sahibi oldu. O, Islam medeniyetine girmeye başlayan Türk boylarına İslami bilgileri öğretti. Birçok derviş yetiştirerek onlar manevi fetihler için Anadolu'ya gönderdi, Anadolu'nun İslamlaşmasında büyük rol oynadı. Ahmet Yesevi:

    Sözü didar isteyen herkes için söyleyip, Cani, cana bağlayarak damarları ekleyip, Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp,

    Gönlü bütün kimselerden eyledim işte. dizeleri ile insanları eğitme, onlara erdemli davranışlar kazandırma yanında yardımlaşma ve dayanışma duygularını yaymayı ilke edindi.

    Hoca Ahmet Yesevi'nin kurmuş olduğu "Yesevilik Tarikatı"nin Anadolu'daki en büyük uygulayıcılarından olan Hacı Bektaş Veli , Anadolu'da bir zaviye kurarak halkı aydınlatmaya çalıştı. Fikirlerini "Makalat" adlı eserinde topladı. Halifelerini Balkanlara, Rumeli'ye göndererek, buradaki halkın Islamlaşmasına katkı sağladı. Bu dervişler geçtikleri yollar üzerinde rastladıklan dağlara, nehirlere Orta Asya'da bıraktıkları coğrafi yer isimlerini vererek bu toprak parçalarına Türk damgasını vurdu. Hacı Bektaş Veli:

    Abdal, Hak'ka hayran olandır. Adalet her işte, Hakkı bilmektir. Ådem suretinde olan herkes, Ådem değildir. Âdem'in Ademliği; akıl, hayâ ve ilim iledir. Alimlere ve kendini bilenlere, alçak gönüllülük yaraşır.

    Allah ile gönül arasında perde yoktur. Dizeleri ile Allah'a yakın olmaya, güzel ahlaka ve ilmin önemine vurgu yaptı.

    XII. yüzyıldan itibaren Anadolu şehirlerinde Müslümanlarla Hristiyanlar bir arada yaşamaya başladı. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi ise öğretileri ile tüm insanlığa kucak açmış tır. Nitekim Mevlânâ, vefat ettiği zaman, Konya'nın yalnız Müslümanları değil Hristiyan, Yahudileri de cenaze merasimine iştirak etti. Zira Mevlânâ'nin:

    "Yine gel, yine gel, her ne olursan ol yine gel. Ister kâfir, ateşe tapan, putperest ol yine gel. Bizim bu dergâhımız ümitsiz dergâhı değildir Yüz defa tövbeni bozmuş olsun da yine gel." Sözleri onun her kesim tarafından sevilmesine, kendisine saygı duyulmasına vesile oldu.

    Ahiliğin kurucusu ve aynı zamanda esnaf ve sanatkârın lideri olan Ahi Evran Türk ve İslam dünyasının önemli sûfilerindendir. Türkiye Selçuklu Devleti'nden de destek gören Ahi Evran, Kayseri'de Fütüvvet teşkilatından esinlenerek ilk Ahi teşkilatını burada kurdu.

    XIII. yüzyıldan itibaren Ankara ve Kırşehir'de toplanan Ahiler, kısa sürede Selçuklu şehirlerine yayıldılar. Aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda etkili oldular. Nitekim Osman Bey, dönemin Ahi teşkilatı lideri Şeyh Edebali'nin kızıyla evlenerek, Ahilik teşkilatının desteğini almıştı. Yine Bursa'nın fethi sırasında Şeyh Edebali'nin yeğeni Ahi Hüseyin'i yanına alan Orhan Gazi, Ahi teşkilatıyla irtibatını geliştirmiştir. Dolayısıyla ahiler, Osmanlı Devleti'ne hem askerî, hem de manevi açıdan büyük destek vermişlerdir.

    Ahilik; dürüstlüğün, sevginin, dostluğun, yardımlaşmanın, hoşgörünün, bilginin ve dayanışmanın sanat ile birleşimidir. Bu anlamda Ahilik, işçinin, çalışanın, üretenin, namuslu kazan Ahi Evran heykeli-Kırşehir cin, namuslu ticaretin ve adaletli yönetimin simgesi oldu. Ahilik geleneğine göre bir ahinin; eli açık, cömert, yardımsever olmaII, dilini yalandan, gıybetten, iftiradan bağlamalı, gözünü ayıp aramaktan, elini haramdan bağlamalıydı.

    Anadolu'da yetişen ve engin hoşgörülüğü ile bulunduğu bölgede insanlara etki eden Yunus Emre , XIII. yüzyılın ikinci yansında, Türkiye Selçuklularinin son dönemlerinde yaşamış bir süfi idi. Farsça ve Arapçanin genel kabul gördüğü bir dönemde, duygu ve düşüncelerini sade bir Türkçe ile yazan Yunus Emre'nin "Yaratılanı severim Yaratan'dan ötürü" (2) düşüncesi, "Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz." öğretisi, insanlar arasında çok sevilip kabul gördü. Yunus Emre'nin:

    Benim bunda kararım yok, ben bunda gitmeye geldim. Bezirgânim malim çok, alana satmaya geldim. Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için. Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.

    Dizeleri, iyilik ve dostluğa yönelik temel öğretilerinden bazılarıdır. Bu öğretiler, Yunus Emre'nin halk arasında "Bizim Yunus" olarak tanınmasına neden oldu. Öyle ki halkın, birçok şehirde ona ait mezar olduğunu iddia ederek Yunus Emre'nin kendi şehirlerinden olduğunu söylemeleri, Yunus'un ne kadar sevilip sahiplenildiğinin en büyük kanıtıdır.

    Anadolu'nun Islamlaşmasında rol oynayan süfilerden biri de Hacı Bayrâm-Veli'dir . O, bilim ve tasavvufu birleştirmeyi başardı. İslamiyet'i iyice anlayarak, önce müderris oldu, medreselerde birçok öğrenci yetiştirdi. Sonra da tasavvuf yolunda ilerledi. O, sevenlerini el emeği ile geçinmeye ve el sanatlarını öğrenmeye yönlendirdi. Herkese çalışma tavsiyesinde bulundu. Insanları birlik ve beraberlik yolunda eğiterek, dayanışma ve yardımlaşma duygularının yeşermesi için büyük çaba harcadı. Anadolu'ya gelen konar-göçer Türkmenlerin yerleşik hayata geçmelerine büyük katkı sağladığı gibi; fikirleriyle

    Görsel 4.6: Hacı Bayrâm-ı Veli (Temsili Anadolu'da Türk ve İslam birliğinin sağlanmasında büyük rol resim) oynadı. Hacı Bayrâm-Veli'nin öğretilerinden bazıları şunlardır:

    • İlmî bir konuyu özüne göre düşününüz, öyle karar veriniz, dıştan görünüşe bakıp yanılmayınız.

    • Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşa etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emanettir. Emanete hıyanet ise çirkin bir harekettir.

    • Hiddet ve kin, hakikatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır. diyen Hacı Bayrâm-Veli, yaşadığı dönemde ve sonrasında insanlar arasında birlik ve dayanışmayı amaçladı. Anadolu'nun dört yanına gönderdiği Eşrefoğlu Rûmî gibi talebeleri ile Türk İslam dünyasına büyük hizmetlerde bulundu.


    XIII. yüzyılda tasavvuf ilmi ile yoğrulan sûfiler, gittikleri yerlerde halka manevi destek verdiler. Terk edilen, yıkılan yerleri yeniden imar etmeleri gibi dinî ve ilmî çalışmalarda bulundular. Bu yüzden sultanlar ve devlet adamları da vakıflar kurarak onları desteklediler. Böylece kaynağı İslam olan adalet anlayışı ve devletin desteği ile sûfiler Anadolu'nun yeniden imarında büyük rol oynadılar. Hem mutasavvıf, gerektiğinde savaşçı olan dervişler; yol kenarlarına, boş topraklara tekke ve zaviyeler inşa ederek; yerli halkın da İslamlaşmasına vesile oldular. Süfiler, aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve gelişme aşamasına büyük katkı sağladılar.