Şahı Nakşibend Hayatı

Konusu 'İslam büyüklerinin hayatları' forumundadır ve Beyza tarafından 26 Ekim 2013 başlatılmıştır.

  1. Beyza

    Beyza Moderatör


    Şahı Nakşibend Kimdir


    Şahı nakşibend 718'de (1318) Buhara yakınlarında daha sonra Kasr-ı Ârifân adını alacak olan Kasr-ı Hindûvân köyünde dünyaya geldi Bahâeddin Hazretleri uzunca boylu, buğday benizli, büyükçe sakallı, güler yüzlüydü. Boynu nur gibi parlar, herkesi istikamete zorlar ve cümlenin irşâdını kollardı. Zâhiren halk, bâtınen Hak ileydi. Müridlerine aid huccet almıştı. Neseben seyyiddi.
    Bahâeddin Hazretleri üç günlük bebek iken o sırada doğduğu köyde bulunan dedesinin mürşidi Baba Muhammed Semmâsî tarafından manevî evlât olarak kabul edildi. Semmâsî, beraberinde bulunan müridi Emîr Külâl'i Bahâeddin Hazretleri'nin terbiyesi için görevlendirdi.

    Bahâeddin Hz, onsekiz yaşında iken, ailesi kendisini evlendirmeyi, evlenirken Baba Muhammed Semmâsî'nin de hazır bulunmasını arzu ettiklerini söyleyerek Semmas'a gönderdiler. Orada bir müddet Semmâsî Hazretleri'nin hizmetinde bulundu.

    Semmâsî'nin vefatından sonra Emir Külal, Kasr-ı Ârifân'a gelerek Semmâsî'nin vasiyetini hatırlattı ve memleketi Nesef'e döndü. Nakşıbed Hazretleri uzun yıllar, Nesef'e giderek Emir Külal'ın hizmetinde bulundu ve ondan tarikat adabını öğrendi.
    Kendisine de telkin eden Hızır Aleyhisselâm... Kendisini havuza sokmuş, suyun içine batırmış. "Şimdi, Allah de bakayım!" demiş. Suyun içinde, tabiatıyla ses çıkmaz. Ses çıkmayınca içinden diyecek tabiatıyla... "Ha, işte bunu dışarda da böyle yap!" demiş. Bu şekilde zikir, beş şeyh arkasından Nakşıbend Mehemmed Bahaeddin Hazretleri'ne nasib olmuş. O da, bu nasibi talim etmiş bizlere... Bugüne kadar da elhamdü lillâh cârî olmaktadır.

    Bir gün Buhara'da mezarları dolaşırken yakın zamanda vefat eden Semmâsî'den Gücdüvânî'ye kadar ulaşan sûfîleri mânâ âleminde müşahede etti. Bu sırada Gücdüvânî kendisine dinin emir ve yasaklarına uymasını, ruhsatlara ilgi göstermemesini, azîmet'lere sadık kalmasını, Hazret-i Peygamber ve ashabının yolundan gitmesini tavsiye etmiştir. Bu olay Bahâeddin Hazretleri'nin ruhî hayatında büyük bir değişiklik yaparak cehri zikirden hafî zikre yönelmesine yol açtı.

    Bahâeddin Hazretleri'nin bu olaydan sonra Emîr Külâl'in mürid halkasından ayrılarak kendisini yalnız hafî zikre vermeye başlaması dervişler arasında tartışmalara ve memnuniyetsizliklere sebep oldu. Fakat şeyhi Emîr Külâl'e gösterdiği saygıda bir değişiklik olmadı ve onun gittikçe artan iltifatını kazandı. Emîr Külâl de müridlerine Bahâeddin Hazretleri'ne karşı olan bu tutumlarının yanlış olduğunu söyleyerek onu savundu. Emîr Külâl, doğduğu Suhâri köyünde yapılan bir camiye tuğla taşımakta olan Bahâeddin Hazretleri'ni çağırarak sülûkünü tamamladığını, artık Türk ve Tacik bütün şeyhlerden faydalanabileceğini söyledi.

    Bundan sonra Hâce Bahâeddin, şeyhinin bir diğer müridi Mevlânâ Arif Dikgerânî'nin sohbetlerine katıldı. Daha sonra Yûsuf el-Hemedânî'nin neslinden Yeseviyye tarikatı mensubu iki Türk şeyh ile ilgi kurdu. Bunlardan Kusem Şeyh ile ilişkisi kısa sürdü; Halil Ata'nın yanında ise 12 yıl kaldı. İlgili kaynaklarda görülen bütün karışıklıklara rağmen Halil Ata'nın, 748 (1347) yılına kadar Çağatay Hanlığında hüküm süren Kazan (Gazan) Han ile aynı kişi olabileceği ileri sürülmektedir. Menâkıb-ı Emîr Külâl'e göre Bahâeddin Hz bu zalim hükümdar bir isyanla devrilinceye kadar onun yanında bulunmuştur. Bu ilişki tarikat ehlinin yöneticileri ikaz etmesi şeklinde yorumlanmış ise de söz konusu dönemi onun manevî hayatı açısından bir duraklama devri olarak değerlendirmek daha doğru olur.

    Nakşıbend Hz'nin en önemli tefrik edici hususiyeti şeriat karşısındaki ta yabancı tesir ve unsurlardan uzaklığı, İslâm âlemini etkisi altına alan batınî ve felsefî hareketlere karşı sedd oluşu oldu. İslâm tasavvufu onunla en mükemmel şekle ulaştı. Gönülden gönüle iş gören, tamamen Allah'a yönelen bir hayatın gerekliliği üzerinde ısrarla durdu. O'nun için, hayatı Allah'ın huzurundaymış gibi sürdürmek, Allah aşkıyla dolu olmak, dikkati başka tarafa yöneltmemek, araya bir şey sokmadan; dünyevî bir mükafat, hatta bir insan tarafından methedilmeyi beklemeden sırf Allah'a ibadet etmek asıldır. Müridlerini sohbetle yetiştirerek "Bizim yolumuz sohbet yoludur. Halvette şöhret ve musibet vardır." derdi.

    Bahâeddin Nakşbend "sufî muhaddis değil, muhaddis sufî" esprisini yaymaya çalıştı. Şer'î kaidelere ve Ehl-i Sünnet Akidesine sıkı sıkıya bağlı kalarak batıl bir takım hareketlere karşı durdu. Müridlerine hayatta iken kendisi ve söyledikleri hakkında bir şey yazmalarını yasakladı.
    Tarikat âdâb ve erkânını öğrendiği bu dönemde kendisinin doğumundan yaklaşık bir asır önce vefat etmiş olan Abdülhâlik-ı Gücdüvânî'nin ruhaniyetine intisap etti. Bahâeddin Nakşibend her ne kadar Emir Külal'e intisab etmiş ise de en fazla Abdülhâlik-ı Gücdüvânî'nin manevi tesiri altında kaldığını kendisi söylemektedir. Tasavvufta bu usûle üveysîlik ismi verilir. Onun ayrıca uzun yıllar Hakîm et-Tirmizî'nin ruhaniyetinden faydalanması da üveysîliği ile ilgilidir.
    Şah-ı Nakşibend hz İki defa Hicaz'a gitmişler, ikinci seferinde bir müddet Merv'de oturduktan sonra Buhara'ya dönmüş ve ömrünün sonuna kadar burada ikamet etmiştir.
     

Users Viewing Thread (Users: 0, Guests: 0)