Sahabe Şuuru Ne Demektir?

Konusu 'Dini Sorular Ve Cevapları' forumundadır ve Abdullah tarafından 26 Haziran 2012 başlatılmıştır.

  1. Abdullah

    Abdullah Kayıtlı Üye

    Sahabe Şuuru Nedir?
    Sahabe şuuru, İslam davasında her an hazır kıta olmaktır. “Ey Sahabi!” dendiği vakit “Emret Ya Resulallah” diyerek cevap vermektir.

    Sahabe şuuru, İslam davasında her an hazır kıta olmaktır. “Ey Sahabi!” dendiği vakit “Emret Ya Resulallah” diyerek cevap vermektir. Bu minvalde her müminin kazanması gereken bir idrak ve dava bilinci olmasının yanında, İslam’a olan hassasiyetleri ile en üst seviyede bir takva hayatının göstergesidir.

    Ashab-ı kiram da aynı kalp kıvamı üzereydi. Hazret-i Peygamber;

    “–Bu tebliğ mektubunu Bizans kralı Herakliyus’a kim götürecek?” dediği zaman, sahabenin yaşlısı-genci hiç düşünmeden ayağa kalkarak;

    “–Ya Rasûlallah! Bu şerefi bana lutfediniz!” diyorlardı.

    “Biz ıssız çölleri, sarp dağları nasıl aşacağız? Kralların kelle uçurmaya hazır cellatlarının önünde bu mektubu nasıl okuyacağız?” diye endişe etmiyorlardı. Allah Rasûlü’nün mektubunu taşımak, onun risaletini aşk ve vecd içinde tebliğ etmek heyecanıyla, ölümü bile göze alıyorlardı. Onların tek arzusu, Allah Rasûlü’nün yüreğinde bir muhabbete nail olmaktı.

    ESAS HAYAT AHİRET HAYATIDIR

    Onlar, Allah Rasûlü’nden daima ahiret telkini almışlardı:

    Çünkü O’nun mübarek dilinden hiç düşürmediği düstur şuydu:

    اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ اِلَّا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ

    “Esas hayat ahiret hayatıdır.” (Buhari, Cihad, 110)

    İnsan, Cenab-ı Hakk’ın verdiği her nefesiyle kabirdeki istirahate hazırlanmalıdır.

    Allah Rasûlü’nün duaları da kabir ve ahiret endişesini telkin ediyordu. Bir duaları şöyleydi:

    اَللّٰهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَمِنْ عَذَابِ النَّارِ

    “Kabir azabından, ateş (cehennem) azabından ya Rabbi Sana sığınırım.” (Buhari, Ezan, 149)

    İSLAM’I TEBLİĞ EDECEK KADROLAR

    Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-; ömrü boyunca İslam’ı tebliğ ettiği gibi, İslam’ı tebliğ edecek kadroları hazırlamak da O’nun en çok ehemmiyet verdiği faaliyetiydi.

    Allah Rasûlü; Mekkeli muhacirleri çok severdi, Medineli ensarı da çok severdi. Fakat en çok suffe ashabıyla meşgul olurdu. Onları hal ve gönül ile terbiye ederdi. Çünkü onlar; İslam’ı ufuklara tebliğ edecek, yetişmiş kamil mü’minler olacaklardı.

    Suffe ashabı; çoğu kimsesiz, evsiz-yurtsuz fakirlerden oluşan iman talebeleriydi.

    Onlar; kitap-defterle zahiri bir eğitim değil, kalpten kalbe hal ve gönül terbiyesi aldılar. Bu ihlas ve takva onları öyle rakik ve hassas bir kıvama getirdi ki, her ayeti tatbik etmek heyecan ve iştiyakı içinde olurlardı.

    Mesela; infak ayetleri inmeye başladığı zaman, dağa çıkıp odun kestiler, çarşıda satıp bedelini Allah Rasûlü’nün önüne koydular.

    Halbuki kendileri yarı çıplak vaziyetteydiler. Lakin; “Ben muafım.” demediler. Her ayetin muhtevası, şümûlü ve istikametine girmenin heyecanı ve telaşesi içinde yaşadılar.

    Onlara bu şuuru kazandıran Fahr-i Kainat Efendimiz’di.

    Zira ayet-i kerimede buyurulur:

    كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ

    “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz…” (al-i İmran, 110)

    Bu vazifeyi gerçekleştirecek kişileri -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ilim ve hal ile donattı. Sonra onları krallara gönderdi. Onlar öyle şuurlanmış ve öyle donanmışlardı ki, emr-i bi’l-marûfa gitmeyi canlarına nimet bildiler.

    Sakarya Nehri; deryaya kavuştuğunda, artık tamamen Karadeniz’de fani olur. Nehir, deryanın içinde ayrı bir benlik taşımaz. Sakarya’nın husûsiyetleri bitmiş, Karadeniz olmuştur.

    Bu misalin anlattığı hakikat üzere;

    Ashab-ı kiram da Allah Rasûlü’nde fani oldular. Onlar için hayatın en büyük lezzeti Fahr-i Kainat Efendimiz’in halini yaşamak ve yaşatmak idi.

    Daima;

    “Ya Rasûlallah, emret! Canım, malım, her şeyim Sen’in için feda olsun!” dediler.