Peygamber Efendimizin Bedir Savaşı

Konusu 'Hz.Muhammed'in hayatı' forumundadır ve Adile tarafından 24 Ekim 2013 başlatılmıştır.

  1. Adile

    Adile Admin

    Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasındaki ilk savaş, Bedir'de meydana gelmiştir. Bedir, Medine'nin 160 km. kadar güney batısında, Kızıldeniz sahiline 30 km. uzaklıktadır. Mekke-Medine yolunun suriye kervan yolu ile birleştiği yerde bulunmaktadır. Bedir kuyuları, o dönemde kervanların ikmal yeri olarak kullanılıyordu.

    Bedir Savaşı,Müslümanların Medine'ye hicret etmesinin ardından Mekkeli müşriklerin saldırgan tutumu sonucu gelişmiştir. Mekke'de Müslümanlara yapılan baskılar, Hz. Peygamber'in öldürülmek istenmesi gibi olaylar, Müslümanları kendi şehirlerini terk etmeye mecbur bırakmıştı. Kureyş müşrikleri Medine'de de Müslümanların peşini rahatbırakmıyor, kendi ticaretlerini ve sahip oldukları inanç yapısını tehtit etmeleri için birtakım çözüm arayışları içerisinde bulunuyorlardı. Müslümanlar da kendilerini Mekkelilere karşı korumak maksadıyla taktik geliştiriyorlardı.

    "Hani siz vadinin (Medine'ye) yakın tarafında; onlar uzak tarafında, kervansa sizin aşağınızdaydı. (Onlar sayıca sizden öylesine fazla idi ki), şayet buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız durumu farkedince sözleşmenizde ayrılığa düşerdiniz (savaşa yanaşmazdınız). Fakat Allah, olacak bir işi (müminlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptıki ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir,hakkıyla bilendir" (Enfal,8/42)

    Bedir Savaşı'nda 70 kadar düşman savaşçısı esir alınmıştı. Bunlar İslam'ın düşmanı ve onun mensuplarını yok etmeyi amaç edinmiş kimselerdi. Savaşta öldürülmeleri durumunda yapabilecekleri kötülükler engellenmiş, İslam düşmanlarının sayısı azaltılmış olacaktı. Buna rağmen Müslüman savaşçılar onları öldürmeyip esir aldılar. İbn Hişam'ın verdiği bilgiye göre (Sire, II, 269) Efendimiz Hz. Muhammed (Aleyhi salatu vesselam)', amcası Abbas, Ebü'l-Buhtürî gibi bazı isimleri sayarak bunların istemeden Bedir'e geldiklerini bildirmiş ve öldürülmemelerini istemişti. Bazı sahâbîlerin düşmanı öldürmek yerine esir almalarında bu isteğin de etkili olduğu anlaşılmaktadır.

    Harp bitip ganimet vede esirlerin ne yapılacağı konusunun görüşülmesi başlayınca esirler hakkında iki görüş ortaya çıktı. Meselenin bundan sonrasını Müslim'in naklettiği bir hadisten takip edelim.

    Hz. Ömer anlatıyor: ",Efendimiz Hz. Muhammed (Aleyhi salatu vesselam)' Ebû Bekir'e ve bana, 'Bu esirler hakkında düşünceniz nedir?' diye sordu. Ebû Bekir, 'Bunlar amca ve akraba çocuklarıdır, onlardan fidye almanı uygun görüyorum. Böylece fidye kâfirlere karşı bize güç olur, belki Allah'ın hidayetiyle ileride Müslüman da olurlar' dedi... Ben de, 'Doğrusu ben Ebû Bekir gibi düşünmüyorum. Bana göre, kellelerini uçurmamız için bize izin vermelisin; Ali, Akil'in, ben de filan yakınımın kafasını keselim, çünkü bunlar müşriklerin öncüleri ve ileri gelenleridir' dedim. Resûlullah, benim değil de Ebu Bekir'in görüşünü tercih etti. Ertesi gün yanlarına geldiğimde ikisini de oturmuş ağlar halde buldum ve 'İkiniz niçin ağlıyorsunuz?'; diye sorduğumda Reslullah, 'Arkadaşlarının, fidye alarak başıma getirdikleri yüzünden!' dedi ve (yakındaki bir ağacı göstererek) 'Cezayı kendilerine şu ağaç kadar yaklaşmış gördüm' buyurdu." (Müslim, Cihâd, 58)

    Esir alınmadan bütün düşmanların öldürülmesi hükmü şüphe yok ki tarihi şartlara bağlı bir zaruretten, İslam'ı koruma amacından kaynaklanıyordu, yoksa Yüce Allah'ın devamlı hükmü bu değildi. Savaşta gerekirse esir de alınacaktı, sonra bunlara adalete uygun şekilde İşlem yapılacaktı (Muhammed, 47/4). Yüce Allah'ın devamlı ve yazılı hükmü metne göre kitabı bu idi. Nitekim 69. ayet bu genel hükmü ifade ediyor, aldıkları ganimeti gönül rahatlığı ile yiyebileceklerini bildiriyordu: “Artık aldığınız ganimetten helal ve de hoş olarak yiyiniz, Yüce Allah'a itaatsizlikten sakınınız, Allah son derecede bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”

    Müslümanları uyarmasının, hatta kınamasının sebebi, bu savaşa mahsus olmak üzere gerekeni yapmamaları ve belki içlerinden bazılarının geçici dünya varlığını isteyerek, yani akrabalık bağının verdiği duyguların etkisinde kalarak veya esir edinmenin sağlayacağı nüfuz ve hakimiyet arzusuna kapılarak dinlerini ve canlarını tehlikeye atmalarıydı. Bu hatalarına rağmen ceza görmemeleri hem genel geçer hükmün böyle olacağından ileri geliyordu hem de Allah'ın âdetine göre "kanunsuz, uyarısız suç ve ceza yoktu". Ayrıca Bedir Savaşı'na katılanların bütün günahlarını bağışlayacağını da vaad etmişti.

    Yine, nakledildiğine göre, sahabe, kâfirleri bozguna uğratıp, onlardan büyük bir grubu da öldürüp, böylece geriye kalan kâfirler de kaçınca, sahabe-i kiram onların peşine düştü ve böylece de onlar, Hz. Peygamber'den uzaklaşarak, o kimseleri esir aldılar. Halbuki, ,Efendimiz Hz. Muhammed (Aleyhi salatu vesselam), onların esir almaya yöneldiklerini, ancak sahabe ,Efendimiz Hz. Muhammed (Aleyhi salatu vesselam)'ın huzuruna döndükten sonra öğrenmiştir. ,Efendimiz Hz. Muhammed (Aleyhi salatu vesselam), ne esir almış, ne de esir alınmasını emretmiştir. Ayrıca Hz. Peygamberin ağlamasının, bazı sahabenin Allah'ın kâfirleri öldürme emrine muhalefet ederek, esir almayı tercih etmeleri sebebiyle ilahî bir azabı hak etmiş olmalarından ileri gelmiş olması muhtemeldir. (bk. Razi, Mefatih, ilgili ayetlerin tefsiri)