Niye Gülüyoruz, Neye Gülüyoruz?

Konusu 'Dini sohbetler' forumundadır ve Abdullah tarafından 23 Haziran 2012 başlatılmıştır.

  1. Abdullah

    Abdullah Süper Moderatör Süper Moderatör

    neye gülüyoruz, niye gülüyoruz?
    Niye Gülüyoruz, Neye Gülüyoruz?

    İslâm beşerî ihtiyaçları yok sayan asık suratlı bir din değil. Belli ölçüler içinde şakaya da mizaha da gülmeye de kapı aralıyor. Fakat bunların meslek haline getirilmesine ve sürekliliğine cevaz vermiyor. Mutluluğun kahkaha atmaya irca edildiği, gülmenin amaç haline getirildiği; insan haysiyetini ve mukaddesatı hiçe saymanın, yalanın, hayasızlığın, bayağılığın mizah sanıldığı şu son zamanlarda “ölçü”yü hatırlayalım istedik. Bu mesele öyle “Canım bundan ne çıkar?” dedirten, gülüp geçilecek, ayrıntı kabilinden bir şey değil. Neredeyse tamamı müslüman olan bir ülkede son derece seviyesiz bir mizah anlayışı devasa bir sektöre dönüşmüşse, sorumluluğumuz büyük.

    Gurbet hüzünlendirir insanı. Zira sizin aslî vatanınız değildir. Bağlılıktan, muhabbetten, kıymet veriyor olmaktan değil, bir zaruretten dolayı gurbettesinizdir; sıla burnunuzda tüter her daim. Nerden geldiğinizi biliyorsanız, ahdinize sadıksanız, bu böyledir.

    Bazıları unutmuş görünse de dünya bütün insanların gurbetidir. Bu sebeple dünya gurbetinin farkında olan yahut farkında olması gereken müslümanın şiarıdır hüzün. Asil bir duygudur; çünkü fark etme şuurunun, dolayısıyla asl’ı hatırlamanın bir nişanesidir.

    Gülmekse unutmanın, gafletin, kaybolmuşluğun işareti olduğu için hoş karşılanmamış, bayağılık sayılmıştır müslüman terbiyesinde.

    İstanbul’lar feth eylediğimiz zamanlarda çocukların terbiyesi için el kitabı hükmünde yazılmış “Ta’lim-i Edeb” kitapları vardı. Bu kitaplarda, “Gülerek konuşmak, çok gülmek ayıptır; namazda gülmenin namazı fasit eylediğini bildiğin halde, yeryüzünün mescit kılındığını, her an Allah’ın huzurunda bulunduğunu unutup, olura olmaza niye gülersin?” ikazları yer alırdı.

    18. asırda “Gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan.” mısraını mırıldandığımız sıralar Osmanlı Devleti çatırdamaya başlamıştı. Nihayet “melâli anlamayan bir neslin” bütün eski değerleri yer ile yeksan ettiği günden beri Süper Güçler’in ayak işlerini yapıyor, ekmeğini yiyor, kılıcını çalıyoruz.

    Bugün artık melâli anlamayan nesle aşina olmakla kalmadık, “melâl”i kelime olarak da lügatimizden çıkardık. Artık mutluluğu gülmenin neticesi kabul ediyoruz. Mutlu olmak için de bol bol gülüyor, kahkahalar atıyor, güle güle “ölüyoruz”.

    Kimyamız bozulunca

    “Helâk olmak” manasına “ölüm”, ecelle dünya hayatımızın son bulması demek değildir. Allah’ın hidayetiyle diriltilenler hariç, yeryüzünde yaşayan herkesin ölü olduğunu işaret eden ifadeler yer alır Kur’an’da (En’am, 122). Onların kalpleri kararmış, karanlıklar içinde bırakılmışlardır ama yaptıkları “kendilerine süslü gösterildiği” için öldüklerinin farkında değildirler.

    Müslüman böyle bir ölümden, yani “kalbin ölümünden” korkmalıdır. Kalbin ölümüne, mutlak manada helâke yol açan illetlerden biri de çok gülmektir. Onun için Hz. Peygamber s.a.v., “Çok gülmeyin, zira gülmenin çoğu kalbi öldürür.” buyurmuştur.

    Bu açık ve net ikaza rağmen nasıl oldu da “güle güle ölme”ye imrenen, gülüp eğlenmeyi, şamatayı, maskaralığı benimseyen bir topluluk haline geldik? Hayatı boyunca hiç yüksek sesle gülmemiş bir peygamberin ümmeti, bu ölçüsüzlüğü nasıl ve nereden peyda etti?

    Birçok başka meselede olduğu gibi bu konuda da ikrarımıza rağmen tutum ve davranışlarımız, Batılılaşmadaki seyrimize paralel bir yozlaşmayı yansıtıyor. Farkında değiliz belki ama ölçülerimiz kaybolmuş, tasavvurlarımız değişmiş. En çok bilineni İmâm-ı Gazalî rh.a.’e ait olan “Kimyâ-yı Saadet”ler, adından da anlaşılacağı gibi “mutluluğun formülünü” tarif ediyor müslümanlara. Oradaki ilk fasıl “insanın kendi hakikatini tanıması”dır. Mutlaka bir “âfet” olarak “gülmek”ten bahsedilir.

    Böyleyken, bugün gülmeyi âfet olmaktan çıkarıp saadet tahtına oturtmuşsak, başka, yabanıl ve yanlış formüllere kapılmışız demektir. Müslümanın mutluluk anlayışının kimyasında “gülmek” yoktur.

    Gülmenin itidali: Tebessüm

    Miraç hadisesinden sonraki günlerde mahzunlaşan Rasul-i Ekrem s.a.v., bu halinden sual edildiğinde, “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyurmuştu. Tasavvuf uluları da “Cennette duran bir adamın ağlaması ne kadar garip ise, dünyada bulunan bir kimsenin gülmesi, o nispette şaşılacak şeydir.” demişlerdir.

    Buna rağmen, ciddiyet ve ağırbaşlılık esas olmakla birlikte, gülmek beşerî bir tepki, hatta bazen bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla gülmenin büsbütün yasaklanması söz konusu değildir.

    Diğer beşerî ihtiyaçlar gibi maksat haline getirilmemesi, ölçüsünün yahut haddinin aşılmaması gerekmektedir. Gülmekle alakalı bütün ikaz ve yasaklar aslında bir ifratı, aşırılığı önlemeye, edep çizgisini muhafazaya yöneliktir. Edep, hadde riayettir. Gülmenin haddi de tebessümdür. Hz. Peygamber s.a.v. tebessüm eder, nadiren mübarek dişleri görünecek şekilde gülerdi.

    Türkçede “gülümseme” diye karşılansa da “tebessüm”, gülme kategorisine girmez. Mesela hüzne mani değildir. Yahut mahzun olmak tebessümü engellemez. “Gülmek”ten, ahireti unutmuş olma halinin tezahürünü, bir ölçüsüzlüğü anlamak gerekir. Dolayısıyla meseleyi “Gülmeyelim de somurtalım mı?” gibi bir ifrat tefrit ekseninde polemiğe mahkum etmek doğru değildir.

    Nitekim müslümanların birbirlerine karşı mütebessim, yani güler yüzlü olması istenmiştir. Yüksek sesle ve çok gülmek nasıl nezaketsizlikse, asık suratlı olmak da nezaketsizliktir.

    Şamata Cahiliyye adetidir

    Gülmenin şekli kadar sebebi de bir ölçü veya itidale dayanmalı, bu itidal noktası da çok iyi bilinmelidir. İnsan bir sürur halinin, bir ferahlığın, bir memnuniyetin ifadesi olarak tebessüm edebilir. Çocukları sevindirmek için onların maskaralıklarına gülmek caizdir. Muhatabı tahkir amacı yoksa bir kimseye taaccüp ettiğimizde de gülümseyebiliriz. Rasulullah s.a.v torunlarıyla oynamış, kefaret için kolaylık arayan bir bedevinin herkesi şaşırtan pişkinliğine tebessüm etmiştir.

    Uhut’ta müslümanlara çok zayiat verdiren zorlu bir kâfirin, Sa’d b. Ebî Vakkas r.a.’ın okuyla vurulduğunda avret yerinin açılarak düşmesi, Peygamber s.a.v.’i güldürmüştür. Yine Müzdelife’de ümmetinin affedilmesi niyazı müstecab olunca Efendimiz s.a.v.’in mübarek yüzüne belirgin bir gülümseme yayılmış, sebebi sorulduğunda, “şeytanın dövünmesini gördüğünü” ifade buyurmuşlardır.

    Şu halde şeytanın, kâfirin, zalimin zelil olmasına, komik duruma düşmesine sevinip gülmek, şamata etmemek kaydıyla mübahtır.

    Bugün Türkçede yaygara yaparak, bağırıp çağırarak eğlenmek; ölçüsüzce gülüp oynamak manasına gelen “şamata” bir cahiliyye âdetidir ve hasım yahut rakip kabul edilen kişi ya da topluluğun maruz kaldığı zarar, felaket veya mağlubiyete sevinmek demektir. Arapların “şemâte” dediği bu sevinç törenlerinde karşı tarafı küçük düşürecek şekilde gülüp eğlenmek, onlarla alay etmek esastır. Avama mahsustur.

    Peygamberimiz s.a.v., aradaki ihtilaf veya rekabet ne kadar derin olursa olsun, müslümanların birbiri aleyhine şamata yapmasını katiyetle men etmiştir. Son zamanlarda özellikle sportif bir başarıdan sonra neredeyse usul haline gelen şamatacılık, bir küçüklük kompleksinin ifadesi olmakla da müslüman vakarına uygun düşmemektedir.

    [​IMG]