Ne zulmet, ne zulme razı ol

Konusu 'Dini sohbetler' forumundadır ve Adile tarafından 30 Aralık 2013 başlatılmıştır.

  1. Adile

    Adile Admin

    Kötü sözde zulüm vardır ve kabalıkta, vurdumduymazlıkta, hoyratlıkta, kırıp dökmekte zulüm Müslüman zulmetmez.

    Evde, işte, apartmanda, köyde, şehirde, yolda, trafikte, caddede, pazarda.Ne kimseye zulmederiz ne zulme razı oluruz. Haksızlık etmeyecek, hak yemeyeceğiz. Herkesin, her şeyin hakkı var. Allah’ın, insanların, hayvanların, tabiatın.. Müslümanlık hakka riayettir.

    Ölçü bellidir: Başkaları bize yaptığında rahatsız olduğumuz her şey, bizim de yapmamamız gerekenlerdir. Daha da ötesi bize normal gelen hareketin bir başkası için can yakıcı olabileceğini dikkate almak gerçek nezaket, üstün bir ahlak, tasavvufi edeptir.

    Dünyanın her yerinde zulüm kol gezerken adalet ışığını taşıması gerekenler duyarlılığını yitirirse bu vebalin altından nasıl kalkarız?

    İslam’ın mesajı çok açık: Ne zulüm yap, ne de zulme razı ol.

    Zamanla bazı kavramların gerçek manası unutulur. Ya da anlamı daralır veya değişir. Bu daralma veya değişim, çoğu zaman dilin zaman içinde geçirdiği değişimlere bağlıdır. Fakat İslami kavramlar sözkonusu olduğunda bu unutulma veya değişim sadece dilin tabii değişimiyle izah edilemez. Ne yazık ki İslam’la başı hoş olmayan çevrelerin önemli katkısı vardır bunda. Öyleyse bir unutturma, değiştirme ve yozlaştırma çabasını akılda tutmak lazım.

    Dergimizde sık sık kullandığımız, hatırlatmaya çalıştığımız böyle pek çok kelime ve kavram var. İhlas, takva, haya, taat, amel-i salih ve daha birçokları... Bu kelime ve kavramlar dağarcığımızdan eksildikçe İslam’ı kavramamız da zorlaşıyor.

    Bir de millet ve milliyet, adalet ve zulüm gibi anlam daralmasına uğramış, İslami içeriğinden boşaltılmış kavramlar var ki, bunları da asıl çerçevesine oturtmak gerekiyor. Zulüm kavramı üzerindeyiz bu ay.

    Zulüm nedir?

    Zulüm Arapça bir kelime. Orijinal manası “bir şeyi asıl yerinin dışına koymak, asıl yerinden ayırmak.” Meşhur alimlerimizden Seyyid Şerif Cürcani rh. a. “Tarifat” adlı kitabında zulmü şöyle tarif ediyor: “Zulüm bir şeyi asıl yerinin dışına koymak. Dinin hükümlerine göre ise, hak yoldan ayrılıp batıl olana geçmek. Bu da zulümdür. Bir başkasının malını izinsiz kullanmak, dinin emir ve yasak sınırlarını aşmak da zulüm.”

    Demek ki zulüm çok yönlü bir kelime. İslami literatürde emir ve yasak sınırlarına uymayan her söz, her iş bir zulüm. Eziyet etmek, işkence ve baskı kullanmak zulüm olduğu gibi, birinin hakkını çiğneyip adaletten sapmak, bir şeyi eksik veya fazla yaparak işin hakkını vermemek de zulümdür. Hatta kişinin “Allah’ın hakları” diye tabir edilen kişisel ibadetlerini ihmal etmesi de bir zulüm. Ama başkasına değil, kendine zulüm. Çünkü ebedi hayatını mahvediyor.

    İslam’ın ilk yükümlülük olarak öngördüğü iman da kelime olarak zulümle zıddından alakalıdır. Çünkü iman güven manasınadır. Müslüman kimse ilk başta güvenilir olan, kimseye zarar vermeyendir. Nitekim Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur:

    “Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların güvende olduğu kimsedir.” (Buhari, Müslim)

    Müslüman ne kendine ne başkasına, ne insana ne hayvana zulmetmeme hassasiyeti taşır. Hattı hareketinde zulüm ihtimalini daima akılda tutar. Zulme ve zalime karşı da susmaz, zulmü reddeder ve elinden geldiğince engeller.

    Dört Temel İlke: Adalet, insaf, ihsan, emanet

    Müslümanın davranışlarını belirleyen sınır adalet çerçevesinde belirlenmiştir. Adalet de ilk akla geldiği üzere suçluların yakalanmasından, hak ettiği cezayı bulmasından ibaret değildir.

    Zulüm nasıl Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınırları aşmaksa, adalet de tek başına ve toplum içinde bu sınırlar içinde bulunmaktır. Yani dinen sakınılması gerekenden sakınmak... Mesela kimsenin hakkını yememek, hiçbir şeyi israf etmemek, ibadetlerini tam yapmak, vs...

    Emir ve yasaklar çerçevesinde hareket etmek, yani Efendimiz’in ifadesiyle Allah’ın sınırlarını gözetmek zannedildiği gibi hayatı daraltan, kısıtlayan bir durum değildir. Helal sınırı dahilinde son derece geniş bir hareket alanı vardır. Yasaklar ise hem bu dünya hem ahiret için can simidi gibidir. Her şeyden önce kısıtlamaları olmayan bir hayatın nasıl tatminsizliğe ve ruhi boşluğa sebep olduğunu hekimler dile getiriyor. Yani haram tarafına geçmek kişinin hem kendine hem de başkalarına zulmetmesidir. Allah Teala yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

    “Topunuz Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalbleriniz arasında ülfet oluşturup sizi yaklaştırdı da nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz.Hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu, sizi ondan kurtardı. Şimdi size ayetlerini böyle beyan ediyor ki Allah’a doğru gidebilesiniz.” (al-i İmran, 103)
    El-İnsaf!

    Helal sınırlar dahilinde de insafı zorlamamak gerekir. İnsaf, manevi terazi gibi bir duygudur. Kişi kendine, ailesine, komşularına hep insaf terazisinde tartarak davranmalıdır.

    Mesela meşru baba otoritesini sertlikten yana kullanmak, eşler arasındaki hakları sadece kendini merkeze alarak kullanmak insaf ölçüsüyle bağdaşmaz. Aynı şekilde, mesela ticarette insanlarının alım gücünün üstünde fiyatlar koymak, sadece kar oranını düşünmek insaf sınırlarını aşmaktır ve dolayısıyla zulümdür. Bir malı değerinin altında elde etmeye çalışmak da böyledir. Hanefi mezhebinde şöyle ilginç bir hüküm vardır: Bir kişi abdest için su satın almak zorunda kalsa, su satıcısı da bedelinin üstünde fiyat söylese, suyu almaz ve teyemmüm yapar. Bu hüküm çok yönlü okunabilir. Fakat en temelinde zulme kapı açmama yatmaktadır.

    Her dem iyilik üzere ya da ihsan

    İhsan müminin dünya üzerinde zulme karşı en güçlü silahıdır. Yani daima iyilik üzere olmak, daima iyiliği hedeflemek...

    Allah Teala’ya karşı vazifeleri yerine getirirken ihlas manasına gelen ihsan, aynı zamanda her durumda kişinin iyiliği hedeflemesi, iyiliğe yönelmesidir. Bu müslümanın bir nevi elbisesidir.

    Yukarıdan beri saydığımız adalet, insaf ve ihsan hasletleri müslümana emanet, yani güvenilirlik kazandırır. Söz konusu üç özelliği barındıran müslümanın davranışları ve yaşadığı ortam doğrudan güvenilir hale gelir. İslam adabına uygun selamlaşma bile doğrudan karşılıklı güveni teyit etmek için bir çeşit parola hükmündedir.
    Müslüman kişi, hiç kimsenin olmadığı yerde bile iyiliği düşünür. Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurmuştur:

    “Bir adam yolda yürürken bir dikenli bir dal gördü ve onu yoldan kaldırdı. Bu hareketinden dolayı Allah o kişiyi övdü ve onu affetti.” (Buhari)

    Kendine zulüm

    İslam bize herhangi bir şekilde zulmeden kimsenin önce kendine zulmetttiğini öğretir. Çünkü bütün yapılanların hesabı günü geldiğinde sorulacaktır. Zulmün karşılığı da Allah’ın azabı olacaktır. İnsanın kendini bile bile azaba sürüklemesi kişinin kendine zulmüdür. Bu ister Allah’a karşı gelerek, ister ibadetlerini yerine getirmeyerek, ister kendi bedenine acı vererek, isterse de kul hakkına girerek olsun... Hepsi kişinin kendine zulmetmesidir.

    Cenab-ı Hak peygamberlerinin dilinden bizim de yapıp ettiklerimiz karşısında kendimize karşı zulüm yapıp yapmadığımızı murakebe etmemizi ister. Hz. Yunus a.s. kıssası anlatılırken şöyle buyurulur:

    “Zünnun’u (Yunus peygamberi) de hatırla. Hani o öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilah yoktur, sen münezzehsin. Şüphesiz ben haksızlık edenlerden, zalimlerden oldum’ diye seslenmişti.” (Enbiya, 87)

    Musa a.s. Allah’a şöyle yalvarmıştır:

    “Musa dedi ki: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim.” (Kasas, 16)

    Yine bu ayetlerden öğreniyoruz ki insan ne türlü bir zulüm içinde olursa olsun, ilk işi bu yanlıştan dönmek olmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur:

    “Allah’tan sakınanlar bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (al-i İmran, 135)

    Bir gizli zulüm: Zan altında bırakmak

    Günümüzde zulmün son derece yaygın bir çeşidi de insanları zan ve töhmet altında bırakmak, şüphelenilen bir kişi haline getirmektir.

    Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur:

    “Zandan sakının. Çünkü zan sözün en yalanıdır.” (Buhari, Müslim)

    Gıybet ve dedikodu İslam’ın şiddetle yasakladığı günahlardandır. Kişiyi zanna sürükleyen şeyler de ilk başta gıybet ve dedikodudur. Gıybet ve dedikodunun yaygınlaşması kişilerin birbiri hakkındaki kötü zannını artırır. Oysa şuurlu bir müslüman emin olmadan, gözüyle görmeden, kulağıyla duymadan asla konuşmaz, kimseyi töhmet altında bırakmaz.

    Günümüzde, zan ve töhmet altında bırakma zulmüne en yaygın örnek, herhalde medya yoluyla yapılandır. Ne yazık ki medya bir çeşit güç unsuru olarak kullanıldığı için kasıtlı veya sorumsuzca yapılan karalamalar, hiç suçu olmayan insanların bazen işlerini kaybetmesine, ailelerinin dağılmasına hatta daha ileri giderek canlarına kastedilmesine sebep olabiliyor. İşte bu apaçık zulümden başka bir şey değildir.
     
    Son düzenleme: 22 Nisan 2014