Namazda huşu ne demektir?

Konusu 'Namaz kılmak' forumundadır ve Abdullah tarafından 29 Haziran 2012 başlatılmıştır.

  1. Abdullah

    Abdullah Süper Moderatör Süper Moderatör

    Huşu, kalbin Allah muhabbeti ve korkusuyla dolu olması, uzuvların da bu duygularla huzur ve sükûn bulmasıdır.

    Huşû, aslı kalpte, tezahürleri bedende olmak üzere iki taraflıdır. Kalbe ait tarafı; Rabbin azamet ve celali karşısında kendi hiçliğini idrak ederek, nefsi, Hakk’ın emrine boyun eğdirmek, son derece yüksek bir edeb, tazîm ve saygı hissi duymaktır. Dış görünüşle alakalı yönü de, bedenin uzuvlarında bu duygunun tesiriyle bir vakar ve sükûnetin meydana gelmesidir. Mesela namazda gözlerin etrafa değil, önüne ve secde mahalline bakması gibi…

    Hayatın ve ibadetlerin huşû içinde nasıl yaşanacağının en güzel misallerini Peygamber Efendimiz’in ve ashab-ı kiramın örnek hayatında müşahede etmekteyiz. Hayatının hiçbir safhasını ahiret gerçeğinden ayrı mütalaa etmeyen Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-, ibadetlerde de son nefesteki halet-i rûhiyeye bürünmenin lüzûmuna dikkat çekmiştir.

    Nitekim bir sahabî, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelerek:

    “–Ya Rasûlallah! Bana öğüt ver, ancak kısa ve öz olsun!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-:

    “–Namazını, (hayata) veda eden bir kimsenin namazı gibi kıl! Özür dilemen gereken bir sözü söyleme! İnsanların elindekilere tamah etme!” buyurdular. (İbn-i Mace, Zühd, 15; Ahmed, V, 412)

    SALİH MÜMİNLERİN EN MÜHİM HASLETİ

    İbadetler ancak manevî teyakkuz, huşû ve tefekkür ile îfa edildiğinde kıymet kazanır. Ashab-ı kiramın ve onları güzelce takip eden salih mü’minlerin en mühim hasleti de bu kalbî kıvama sahip olmalarıdır. Nitekim Abdullah bin Mes’ûd -radıyallahu anh-, dostlarına şöyle derdi:

    “–Siz, ashabdan daha çok namaz kılıyor ve daha çok gayret gösteriyorsunuz. Lakin onlar sizden daha fazîletliydiler.”

    “–Ne ile bizden daha fazîletli oldular?” denilince de:

    “–Onlar dünyaya karşı sizden daha zahid, ahirete karşı sizden daha rağbetli idi.” derdi. (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, Beyrut 1979, I, 420)

    NAMAZDA HUŞUNUN EHEMMİYETİ

    Namazdaki huşû hali o derecede mühimdir ki, kulun kurtuluşa giden yolu bu kapıdan geçer. Zîra Mü’minûn Sûresi’nde:

    “Muhakkak ki (şu) mü’minler felah bulmuştur: Onlar, namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 1-2) buyrulmaktadır.

    Peygamber Efendimiz de, kulun, namaza riayeti nisbetinde muamele göreceğini şöyle haber vermektedir:

    “Kul namaz kılar fakat namazının ancak onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri veya yarısı kendisi için yazılır.” (Ebû Davûd, Salat, 123-124/796)

    Yani kul için ancak huşû ve huzûr ile kıldığı namazın sevabı vardır.

    Yine Rabbimiz, namazı huşû ile kılmanın nasıl mümkün olabileceğini şöyle îzah etmektedir:

    “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz ki o, huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir. Huşû sahipleri kendilerinin hakîkaten Rablerine kavuşacaklarına ve O’na rücû edeceklerine inanırlar.” (el-Bakara, 45-46)

    Yani namazı, bir gün muhakkak Rabbinin huzûruna çıkacağı, eninde sonunda O’na dönüp hesap vereceği şuuruyla kılan bir kimse, gerçek huşû haline ulaşmış olur.

    Namazdaki bu huşû hali devam ettikçe, zamanla mü’minin bütün hayatını kuşatır. Bunun içindir ki, Hazret-i Mevlana -kuddise sirruh-, «Onlar, namazlarında daimdirler.» (el-Mearic, 23) ayet-i kerîmesini işarî olarak:

    “Namazdan sonraki halin de aynen namazdaki gibi olmasıdır.” şeklinde tefsîr eder.

    Bu hale erebilmek için de, samîmî ve derûnî bir gönül rabıtası ile Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ulvî ahlakından nasîb alarak O’nunla aynîleşmek zarûreti vardır. Zîra Efendimiz -aleyhissalatü vesselam- şöyle buyurmuştur:

    “…Allah Teala, huşû dolu, hüzünlü, merhametli, insanlara hayrı öğretip Allah’a itaat etmeye çağıran her kalbi sever. Katı, boş şeylerle meşgul olan, rûhunun tekrar kendisine iade edilip edilmeyeceğini bilmediği halde bütün geceyi uykuyla geçiren ve Allah’ı çok az zikreden her kalbe de buğzeder.” (Deylemî, I, 158)