Mus'ab Bin Umeyr ( radıyallahü anh ) Hayatı Hakkında Bilgi

Konusu 'İslam büyüklerinin hayatları' forumundadır ve Lasey tarafından 23 Temmuz 2018 başlatılmıştır.

  1. Lasey

    Lasey Admin

    Mus'ab Bin Umeyr

    MUS’AB B.UMEYR.

    Ne de güzel söylüyor Resul-ü Zişan Efendimiz (s.a.v) onlara hitaben, “Ashabım” diye ve ne de güzel yer ediyor ümmeti olan bizlerin dillerinde, “Sahabe-i Kiram” ve “Ashab-ı Güzin” diye…


    Müreffeh bir hayat

    Mus’ab b. Umeyr (r.anha), nübüvvetten 25 yıl evvel, yani Miladi 585’te açıyor gözlerini, ihtişamlı dünyasına. Mekke'de, muteber bir kabile olan Abduddar Oğulları’na mensup zengin bir ailenin en kıymetli, en küçük erkek çocuğu oluyor. Adeta el üstünde büyüyor,yetişiyor Mus’ab; narin ve hoş kokulu, annesinin koklamaya doyamadığı bir gül gibi.

    Mus’ab giydiği elbise ve ayakkabılarıyla, sürdüğü kokularıyla, kullandığı diğer eşyasıyla velhasıl her şeyiyle en kıymetlisiydi ailesinin. Mekke sokaklarında yürürken, gözler onu seyre dalardı, uzun uzun. Genç kızlar, pencerelerinin ardından kendisiyle evlilik hayalleri kurardı, için için. Fakat o, zamanının Züleyhaları’na, adeta Yusuf misali kuşandığı iffeti ile tenezzül etmezdi de gözlerini bambaşka ufuklara çevirirdi. Bu refah hayatın çok ötesinde bir gaye arardı. Fırtınalıydı onun yüreği ve fırtınasını dindirecek bir vesile beklerdi.

    Bolluğun, refahın had safhada olduğu 25 yıllık debdebeli bir hayat…Ve yüreğindeki arzuya mecra arayan Mus’ab…

    Müşerref bir hayat

    Her sabah Mekke semalarına doğan güneş, nübüvvet pınarının akmaya başladığı o sabah, bir başka doğuyor; ay, bir başka aydınlatıyordu o gece karanlıkları. Sanki, bir şeyin muştusunu verir gibi, sanki bir sedayı bekler gibi…Ve muştu verilir, seda duyulur semalardan. Mus’ab da duyar bu sedayı. Te’sir eder ona da, ama korkar, çekinir bu sedadan. Adım atamaz bir halde günlerini fırtınalarla geçirir.

    Habbab b. Eret (r.anha) olacaktır onun fırtınasını dindirecek vesile. Efendisi’nin talim buyurduğu hakikat pınarını sunacaktır önüne de, Mus’ab doyamayacaktır içmeye. Ve soluğunu Fahr-i Kainat Efendisi’nin (s.a.v) huzurunda almak için Daru’l-Erkam’a gidecek, orada İslam’a girecektir.

    Huzurda iken aldığı huzur Mus’ab’ı bambaşka dünyaların içine sürüklemişti. Artık çıkmayacak, çıkamayacaktı bu dünyadan. Zira Efendi’si vardı orada, yol arkadaşları vardı. Fakat,annesinin dinmeyen öfkesi, kırılmayan inadı da vardı. Artık o güzel elbiseler, kokular, nazarlar yoktu. Annesi çok uğraşmıştı, Mus’ab’ını, içine girdiği bu dünyadan çıkarmak için. Fakat imana eren ve asla geri adım atmayacak bir Mus’ab vardı.

    Annesinin imana adım atmayışı, huzura varmayışı, üstelik sözlü ve fiili müdahaleleriMus’ab’ı derin bir hüzne boğuyordu da o, tesellisini Allah Resulü’nün (s.a.v) yanında, imanını yüreğinde hissettiğinde buluyordu.

    Habeşistan’a hicret bir kurtuluş idi o süreçte ve Mus’ab ilk hicret edenlerden idi. Hicret demek hasreti demek idi, Resulü’nün ve annesinin. Ama o, zoru severdi. İmanı uğruna sırtlandıkları yük değildi onun için. Bilakis onun yükü, imana eremeyenlerin ızdırabı idi.

    Mekke’de Şib-i EbuTalib ambargosu nihayete ermiş, bir gün, Allah Resulü’nün (s.a.v), ashabıyla Kabe’nin avlusunda sohbet ettiği bir sırada uzaklardan yamalı elbisesinin içinde onlara doğru yürüyen bir genç göründü. Allah Resulü (s.a.v) mani olamadı gözyaşlarına bu manzara karşısında. Zira gelen, bir zamanlar güzelliği ve ihtişamı ile nazarları celbeden Mus’ab’dan başkası değildi. Bir Mus’ab’a, bir de onu seyre dalan ashabına nazar etti ve şöyle buyurdu: “Dünyayı bütün ahalisi ile değiştirebilen Allah’a hamd olsun. Şu

    genci görüyor musunuz? O, önceden anne ve babasının en sevgili varlığı idi. Daha sonra Allah ve Resulü’nün sevgisi, anne ve babasının sevgisine galebe çaldı. O da, Allah’ı ve Resulü’nü, anne ve babasına tercih etti.”

    Muallim bir hayat

    Ve ufukta bir Akabe… Yesrib ise muallimine gebe… Yine bir hicret ve geride kalan Kabe…

    Allah Resulü (s.a.v), “Sen, ey Mus’ab!” diye vazifelendirir de Mus’ab, “Lebbeyk, Ya Resulullah!” sözünden başka ne derdi ki! Heybesinde taşıdığı imanıylarevan olacaktı elbette yollara. Resulullah’ınYesrib’deki elçisi olacak, Akabe’de biat eden ensaraKur’an’ı öğretecek, insanlara İslam’ı anlatacaktı. Velhasıl ilk muallimi olacaktı Allah Resulü’nün (s.a.v) ve İslam’ın. Es’ad b. Zürare’nin evine vardığında heybesini sırtından indirecek ve bu ev Yesrib’inDaru’l-Erkam’ı olacaktı.

    Bir gün, Abdu’l-Eşheloğullarının lideri Useyd b. Hudayr öfkeli bir halde Mus’ab’ın yanına gelecek ve: “Niçin bizim yurdumuza geldiniz? Niçin bizim zayıf kimselerimizle uğraşıyorsunuz? Sağ kalmak istiyorsanız burayı terk edin!” diyecekti. Mus’ab ise mütebessim çehresini ona çevirecek, “Dinlemek için bir lahzacık oturmaz mısınız? Eğer sözlerimi beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz biz de vazgeçeriz.” buyuracak ve ona yakışır cevabı verecekti. Useyd, bu vakar karşısında oturup, kendisini Mus’ab’ınKur’an okuyuşuna teslim edecek ve Hz. Ömer (r.anha) misali, öfkesiyle çıktığı yolu iman ile nihayete erdirecekti.

    İmanının güzelliği, suretinin güzelliğini ziyadeleştirenMus’ab, yine celbediyordu nazarları. Ama bu sefer, farklı bir hedefe varıyordu bu nazarlar. Sa’d b. Muaz, Sa’d b. Ubade geliyor, müslüman oluyordu. Efendilerinin İslam’a girişine şahid olan Yesrib halkı da yavaş yavaş İslam’a hazırlanıyor, evlerin kapıları Mus’ab’ın çalışıyla teker teker imana açılıyordu.

    Bir yıl sonra Mus’ab, müslüman olan Yesrib halkını temsilen 75 yol arkadaşıyla beraber Akabe’ye gelmişti. Orada arkadaşlarından ayrılarak Mekke’ye doğru yol almış, Allah Resulü’nün (s.a.v) huzuruna varmış ve yüreğindeki heyecanıyla şöyle buyurmuştu:“YaResulallah! Yesrib’deimanın ulaşmadığı tek bir ev kalmadı.” Mus’ab’ınınmübarek lisanından bunları duyan Resul-ü Zişan öyle sevinecekti kiheyecana mukabil yine heyecan ile “Mus’abu’l-Hayr” buyuracaktı. “Ey Mus’abu’l-Hayr! Ey Hayırlı Mus’ab! Desene, Allah senin elin ile Yesrib’e hayrı ulaştırdı!”

    Mus’ab’ın Mekke’ye bu gelişi, büyük bir gidişin, hicretin de habercisiydi. Kabe hazindi yine. Zira bu sefer bir gidişin değil, gidişlerin gerisinde kalacaktı.

    Muhacir bir hayat

    Kapıları hala açıktı Yesribliler’in. Bir kutlu misafirdi bekledikleri. Ensar olacaklardı, muhacirlerine. Kardeş olacaklardı, kardeşlerine. Kabe’nin hüznü, onlara sevinci taşıyacaktı. Ve ufukta, devesinin üzerinde, yol arkadaşıyla beraber bir Resul görünecekti.

    Kurulan muahat (iman kardeşliği) ile,EbuEyyub el-Ensari (r.anha) olmuştu, Mus’ab’ın kardeşi. Allah Resulü (s.a.v), Mus’ab’ına onu münasip görmüştü. Bahtiyar idi her ikisi de. Medine ise, benzeri görülmemiş böyle kardeşliklere şahid olduğu için mesrurdu. Mus’ab’ınYesrib’de toprağa attığı iman tohumları, Medine’de meyvelerin en lezzetli olanlarını veriyordu böylece.

    Sırada ise, yıllardır ertelediği evlilik vardı. Zira 36-37 yaşlarına gelmiş; Allah Resulü (s.a.v), halasının kızı, ZeynebbintCahş annemizin kız kardeşi olan HamnebintCahş’ı münasip görmüştü ona. Bu kutlu evlilikten küçük bir kız çocuğu dünyaya gelecek ve ona, Resulullah’ın (s.a.v) en sevdiği isimlerden olan Zeyneb ismini vereceklerdi. O, babasının kızı, ZeynebbintMus’ab olacaktı, tıpkı bir zamanlar Mekke’de annesinin koklamaya doyamadığı Mus’ab’ı gibi.

    Yevmü’l-Bedr

    Üç sancak…Üç yiğit…Ve iman ile küfrün, en keskin çizgilerle ayrıldığı bir meydan…Bu üç yiğitten biri Mus’ab b. Umeyr, yüreğinde imanın, elinde muhacirlerin sancağını taşıyor. Savaş devam ediyor, ama Mus’ab düşürmüyor elinden asla sancağı. Savaş nihayete erince biri ilişiyor mübarek gözlerine. EnsardanMüdlic b. Nadha’nın elinde esir düşen abisi Ebu’l-Aziz b. Umeyr. Gidiyor yanına ve şöyle diyor Müdlic’e: “Ey Müdlic! Esirini sıkı bağla, onun annesi, Mekke’nin en zengin kadınlarındandır. Senin esirin çok iyi para eder.” Ebu’l-Aziz, kardeşinden duyduklarına inanamamakta ve şöyle demektedir ona:“EyMus’ab! İnsan öz kardeşine bunu yapar mı?” Mus’ab ise şu cevabı verir: “Benim kardeşim sendeğil, seni bağlayan şu Medineli’dir. Bizi kardeş kılan, aynı anadan, aynı babadan olmamız değil; aynı Allah’a ve aynı Peygamber’e iman etmemizdir.”

    Yevmü’l-Uhud

    Yine üç sancak…Yine üç yiğit…Ve yine sancaktarlık şerefine nail olan Mus’ab…

    Ama Mus’ab’da farklı bir hava vardı o gün. O, Allah Resulü’nün (s.a.v) mübarek hırkasını giymiş, kokusunu içine çekmişti. Ona bakanlar sanki Allah Resulü’nü görüyorlardı. Güzeldi Mus’ab, ama o gün bambaşka bir güzelliği vardı. Bir elinde sancak, diğer elinde kılıcı, teslim olmuştu Rabbine. Ayrılık mı vardı yoksa ufukta? Niçindi O’na Efendisi’nin (s.a.v) bu nazarları? Cennet’in mi kokusunu alıyordu yoksa o?

    İbnKamia isimli müşrik, Resulullah sandığı Mus’ab’ı gözüne kestiriyor. Hain bir darbeyle kılıcını Mus’ab’ın sancağı tutan mübarek eline vuruyor, sancağı sol eline alıyor Mus’ab ve bir darbe de sol eline alıyor. Bu sefer göğsüne sıkıştırıyor, zira O’nun derdi sancağı düşürmemekti. Ve bir darbe daha, mübarek başlarına. Yıkılıyor Mus’ab, toprağa doğru. Ama o, emaneti düşürdüğü için mahcub ve mahzun. Bu yüzden, başını gömdükçe gömüyor, mübarek kanı, aktıkça akıyordu toprağa. Havada ise bir nara: “Muhammed öldü, Muhammed öldürüldü!” Hz. Ali yetişiyor kardeşine, düşen sancağı kaldırıyor ve sallıyor Uhud eteklerinde…

    Ve huzura getirilen pak bir beden… Bir ses geliyor,“EyMus’ab!” diye Kabe’den… Ashab ağlıyor, Medine semaları hıçkırıyor, inceden…

    Allah Resulü (s.a.v) hakim olamıyor gözyaşlarına, bakmaya doyamıyor. Bir zamanlar Mekke sokaklarını başı eğik arşınlayan Mus’ab, yine başı eğik,yatıyordu yerde, kanlar içinde. Şehitler defnediliyor, sıra üzerinde mübarek hırkası parça parça olmuş Mus’ab’a geliyordu. Ashab kederli bir şekilde soruyordu:“YaResulallah! Mus’ab’ın üstündeki hırkayı yukarı çekiyoruz ayakları, ayaklarına çekiyoruz başı açıkta kalıyor, ne yapalım?” Allah Resulü yaşlı gözlerle Mus’ab’ının başına gelerek: “Ah Mus’ab! Seni Mekke’de ilk gördüğümde üzerinde paha biçilmez elbiseler vardı, senden daha güzel giyinen yoktu. Şimdi sen, saçların dağılmış ve eski bir hırkanın,üzerini bile tam örtemeyecek elbiselerin içerisindesin…”diyecek ve ashabına dönerek şöyle buyuracaktı: “Hırkayı başına doğru çekin,ayaklarını ise izhir otu ile örtün.”

    Ashab onu hep taşıyacaklardı gönüllerinde. O’nun vesilesi olan Habbab b. Eret (r.anha) dahi hep O’na imrenecekti. [9] Abdurrahman b. Avf (r.anha) ağlayacaktı, Mus’ab hatırına düştüğü anda. Ve hatırlayacaklardı her daim onu, şu ayet-i kerime ile: “Mü’minler içinde nice yiğitler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri söze sadakat gösterdiler. Onlardan bazıları adağını yerine getirdi(şehid oldu), kimisi de şehid olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.”

    Mus’ab b. Umeyr (r.anha)…

    Ne kadar ifadeye çalışsak da onu, yine aciziz, yine eksik…

    O, iman yolunda 15 yıl yürüdü ve öyle izler bıraktı ki, arkadan gelenler o izlere revan olmakta hala…

    Şehadeti yudum yudum içtiği o an dahi, sanki fıtratından ödün vermeksizin,yinemahcub, yine vakarlıydı…

    O, ümmetin bir diğer Yusuf’u idi…

    O, gönülerin, lahzalara sığamayan muhabbeti idi…

    Zira O, bu güzelliğini Efendi’sinden (s.a.v) alıyordu…

    Allah bizleri O’nun şefaatine nail eylesin.