Mevlana Kimdir? Kısaca Hayatı, Eserleri Hakkında Bilgi

Konusu 'İslam büyüklerinin hayatları' forumundadır ve Lasey tarafından 5 Aralık 2018 başlatılmıştır.

  1. Lasey

    Lasey Admin

    Mevlana Kimdir? Kısaca Hayatı, Eserleri Hakkında Bilgi

    Mevlana Hazretleri ne zaman ve nerede doğdu? Mevlana Hazretlerinin annesi ve babası kimdir? Mevlana Hazretleri evli miydi? Mevlana Hazretleri, Şems ile nasıl karşılaştı? Mevlana Hazretleri neler yaptı? Mesnevi nasıl ortaya çıktı? Mevlana Hazretleri ne zaman ve nerede vefat etti? Büyük Veli Mevlana Hazretlerinin hayatı, eserleri ve sözleri…

    Mevlana Kimdir Kısaca Hayatı, Eserleri Hakkında Bilgi.


    Mevlana Celaleddin Rumi Hazretlerinin kısaca hayatı…

    MEVLANA HAZRETLERİ NE ZAMAN VE NEREDE DOĞDU?


    Mevlana Hazretleri, 30 Eylül 1207’de, Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Belh şehrinde dünyaya geldi. Asıl ismi Celaleddin Muhammed olan büyük düşünürün annesi Mümine Hatun, babası “Sultanü’l-ulema” yani “Alimler sultanı” diye tanınan Bahaeddin Veled, ağabeyi Alaaddin Muhammed ve kız kardeşi Fatıma Hatun’dur.

    BAHAEDDİN VELED HORASAN’DAN ANADOLU’YA NİÇİN GÖÇ ETTİ?

    Mevlana Hazretleri, Horasan’ın büyük alimlerinden olan Bahaeddin Veled ve ailesiyle, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’ten ayrıldı.

    FERiDÜDDİN ATTAR HAZRETLERİNİN TAVSİYESİ

    Yolculuk sırasında Nişabur şehrinde görüştükleri büyük Hak dostu Feridüddin Attar, Hazret-i Mevlana’ya bir kitabını hediye etti ve Bahaeddin Veled’e “Bu çocuğu aziz tut. Çok geçmeyecek, dünyadaki aşıkların gönüllerine ateş salacak.” dedi.

    MEVLANA HAZRETLERİNİN EVLİLİKLERİ VE ÇOCUKLARI

    Konya’ya gelene dek Mekke, Medine, Şam, Erzincan, Anadolu’nun muhtelif şehirleri ve son olarak da Karaman’da bir süre yaşayan Mevlana Hazretleri, 18 yaşındayken Karaman’da Gevher Hatun’la evlendi. Bu evlilikten Bahaeddin Muhammed (Sultan Veled) ve Alaaddin Muhammed adında iki oğlu dünyaya geldi.

    Mevlana Hazretleri ilk eşi Gevher Hatun’un vefatından sonra Kira Hatun’la evlendi. Bu evlilikten de Emir Alim ve Melike isimli iki çocuğu oldu.

    ALAADDİN KEYKUBAT’IN DAVETİ

    Mevlana Hazretleri ailesiyle 7 yıl Karaman’da kaldıktan sonra Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın daveti üzerine 1229 yılında Konya’ya göç etti. Mevlana Hazretlerinin babası ve İslam dünyasının o dönemdeki en büyük bilgini Bahaeddin Veled 1231 yılında Konya’da vefat etti.

    MEVLANA HAZRETLERİ İLE ŞEMS’İN TANIŞMA HİKAYESİ

    Mevlana Celaleddin-i Rumi, ailece Konya’ya yerleştikten sonra Seyyid Burhaneddin’in isteği üzerine tahsilini tamamlamak için Halep ve Şam’a gitti. O sırada takriben otuz yaşlarındaydı.

    Bir gün Şam’ın kalabalık çarşısından geçerken değişik kılıklı bir kişi:

    “–Ver elini öpeyim, ey alemlerin sarrafı!..” dedi.

    Celaleddin-i Rumi’nin ellerine yapıştı ve hararetle öptü. Sonra birdenbire kalabalığın içinde kayboluverdi. Celaleddin-i Rumi, ansızın gerçekleşen bu hadise karşısında son derece şaşırdı. “Bu ne iştir?” diye hayretler içinde kaldı. Esrarengiz ve garip hüviyetli kişi, kendisi için adeta bir muamma oldu.

    Seyyid Burhaneddin 9 yıllık eğitim sürecinin ardından Hazret-i Mevlana’ya halkı irşad ve öğretimle meşgul olması gerektiğini belirtti.

    Mevlana Hazretleri, 1240 yılından itibaren Konya’da dini ilimleri öğretmeye ve halkı irşad etmeye başladı.

    Hazret-i Mevlana, seneler sonra bir gün Konya’daki medresesinde dersten çıkıp talebeleriyle sohbet etmekteyken, daha evvel Şam’da elini öperek kendisini hayrette bırakan kimse ile tekrar karşılaştı. Bu şahıs Tebrizli Şems’ti. O da Hazret-i Mevlana’nın sohbetine dahil oldu. Garip bir heyecanla şu acayip soruyu sordu:

    “–Bayezid-i Bistami mi, yoksa Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) mi daha büyüktür?”

    Mevlana Hazretleri dehşete kapıldı ve:

    “–Bu nasıl sual? Hiç alemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan yüce bir peygamberle, bütün sermayesi O’na tabilik olan bir veli mukayese edilir mi?” diye hiddetle bağırdı.

    Tebrizli Şems, sükunetini hiç bozmadan sorusunu şu şekilde açıkladı:

    “–Öyleyse, neden Bayezid, Rabb’inden cehenneme konulmasını ve vücudunun orada, başka hiçbir mücrime yer kalmayacak derecede büyütülmesini taleb ettiği lakin küçük bir ilahi tecelli karşısında da; «Şanım ne yücedir! Kendimi tesbih ederim!» dediği halde; Hazret-i Peygamber sayısız tecellilere rağmen büyük bir mahviyet içerisinde bulunuyor ve nail olduğu nimetlerle yetinmeyerek Rabb’inden hala istiyor, istiyor, boyuna istiyordu?” dedi.

    Bu izahat, Hazret-i Mevlana’yı sırf aklın aydınlattığı zahir ilmin hududuna getirip dayadı. Bu noktada kalarak soruya cevap vermek mümkün değildi. Şems, hal silahıyla onu bu noktadan ileriye itti. İlerisi uçsuz bucaksız bir “ledün alemi”ydi. Böylece Şems, muhatabını, onda mevcud olduğu halde habersiz bulunduğu manevi bir iklimin ufkuna doğru şimşek süratiyle bir keşif seyahatine çıkarmış oldu.

    Bu ani gelişmenin tesiri ile Hazret-i Mevlana, daha evvel ezberlemiş bulunduğu zahiri ilmin mütalaalarından birini serdediyormuşçasına kolaylıkla şu cevabı verdi:

    “–Bayezid’in; «Şanım ne yücedir; kendimi tesbih ederim! Ben sultanların sultanıyım!..» sözü bir işba (doymuşluk) halinin ifadesidir. Yani, onun manevi susuzluğu, küçük bir tecelli ile giderilmiş oldu. Ruhu artık talepsiz bir hale geldi. Sekre sürüklendi. Okyanusun hacmi sonsuzdu, lakin onun istiabı bu kadardı.

    Hazret-i Peygamber ise, « اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ »[1] sırrına mazhar olmuştu. Tecelliler, kendisini her taraftan kuşattı. Kainat kadar geniş olan sadrı, bir türlü kanmıyordu. Susadıkça susuyor, içtikçe de susuzluğu artıyordu. Her an bir halden diğer bir hale yükseliyor ve her yükselişte de bir önceki haline tevbe ediyordu. Nitekim:

    «Ben günde yetmiş defa -diğer bir rivayette yüz defa- tevbe ederim!..» buyurmuşlardı.[2]

    Zira O, yüce Mevla’sına her an daha yakınlık istiyordu. Çünkü iştiyakı sonsuz, kul ile Rab arasındaki mesafe ise sonsuz kere sonsuzdu. Bu sebeple birçok kereler:

    «Ya Rabbi, Sen’i gereği gibi ve layık olduğun vechile tanıyamadım… Sana hakkıyla kulluk yapamadım…»[3] diye iltica ve tazarruda bulunuyordu.”

    Şems’in vazifesi, muhatabının idrakini, kalbi derinliğini, zahiri ilimle ulaşılamayacak olan işte bu mertebeye yükseltmekti. Bunun için, aldığı cevapla ulvi gayeye ulaşmış insanların büyük coşkunluğunu hissederek bir neş’e çığlığı attı. Kendinden geçti. Böylece bu iki maneviyat yıldızının arasında hayat boyu devam edecek olan nurani bir şerare vücuda gelmiş oldu.

    Bu hadiseden sonra, daha evvel tamamıyla zühdi bir ibadet hayatı içinde sakin bir müderris olan Hazret-i Mevlana, birdenbire içi içine sığmayarak samimi ve coşkun bir heyecan iklimine girdi. Kısa bir süre sonra Şems ortadan kayboldu ve bir daha görüşemediler.

    MESNEVİ NASIL ORTAYA ÇIKTI?

    Hazret-i Mevlana’ya büyük sevgiyle bağlı sırdaşı Çelebi Hüsamettin, tasavvufu dervişlere anlatacak bir eser ortaya çıkarmasını tavsiye etti. Hazret-i Mevlana da Mesnevi’nin ilk 18 beyitinin yazılı olduğu kağıdını sarığından çıkarıp Çelebi’ye uzattı. Hazret-i Mevlana, ömrünün son 10-15 yıllık devresinde Mesnevi’yi ortaya çıkardı. O söylüyor, Çelebi Hüsameddin yazıyordu.

    Mevlana, dini bilgilerden siyasete, sağlıktan insan ilişkilerine ve hayata dair birçok konuya yer verdiği, 26 bin beyite yaklaşan 6 ciltlik bu önemli eseri için şu ifadeyi kullandı:

    “Bizden sonra Mesnevi şeyhlik edecek, arayanlara doğru yolu gösterecek, onları yönetecek ve önderlik yapacaktır.”

    MEVLANA HAZRETLERİ NE ZAMAN VE NEREDE VEFAT ETTİ?

    Hayatını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Hazret-i Mevlana, Konya’da 17 Aralık 1273’te bir pazar günü gurup vaktinde “sevgilisi”ne kavuştu.



    ŞEB-İ ARUS NE DEMEK?

    Büyük veli Mevlana Hazretleri, ölüm gecesini “Şeb-i Arus” (düğün gecesi), yani dünya gurbetinden kurtuluş, vuslata eriş olarak ifade eder.

    MEVLANA HAZRETLERİ ESERLERİ

    “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.” sözleriyle gönüllerde kalıcı bir yer bulmak istediği anlaşılan Hazret-i Mevlana, insanlığa Mesnevi’nin yanı sıra şu eserleri bıraktı:

    Divan-ı Kebir: “Büyük divan” anlamına gelen kitap, gazel, terkib-i bend ve rubailerden oluşan 40 bin beyitlik bir eserdir.

    Fihi Ma Fih: “İçindeki içindedir, yahut içinde ne varsa o’dur” anlamına gelir. Hazret-i Mevlana’nın sohbetlerini içeren bir eserdir.

    Mecalis-i Seba: “Yedi meclis” demektir. Hazret-i Mevlana’nın camilerdeki vaazlarını içerir.

    Mektubat: Hazret-i Mevlana’nın devlet büyüklerine yazdığı mektuplardan oluşmaktadır.

    “Canım tenimde oldukça Kur’an-ı Kerim’in kölesiyim. Ben Hakk’ın seçkin peygamberi Muhammed’in yolunun toprağıyım. Her kim bundan başka benden bir söz naklederse ona çok üzülür ve o sözden de çok üzüntü duyarım.” diyen Hazret-i Mevlana, bütün eserlerinde Allah’a ve Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) sevgisini ilan etti.

    MEVLANA HAZRETLERİNİN SÖZLERİ

    • Ay, geceye sabrettiği için apaydın oldu.
    • Gül, dikenin arkadaşlığına katlanıp sabrettiği için, ona çok güzel bir rayiha ve latif bir renk nasib oldu.
    • Dostlarınızı sıkça ziyaret ediniz. Çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılarla kaplanır.
    • Sağlık, sıhhat, afiyet ve huzur çağında herkes dosttur. Ama dert çağında, gam vaktinde Allah’tan başka eş dost nerede?
    • İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.
    • Bu seher benden ilham kesildi. Anladım ki vücuduma şüpheli birkaç lokma girdi. Bilgi de hikmet de helal lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helal lokmanın mahsulüdür. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma şüpheli veya haramdır.
    • Nur ve kemali artıran lokma, helal kazançtan elde edilen lokmadır.
    • Ameli olmayan hikmetli söz, ödünç alınmış süslü elbise gibidir; bunu böyle bil!
    • Hal ile öğüt veren, sözle öğüt verenden iyidir.
    • Öyle bir abdest al ki, hiç bozulmasın.
    • Öyle bir namaz kıl ki, hiç bitmesin.
    • aşığa beş vakit namaz yetmez. Beş yüz bin vakit ister.
    • Ey kardeş! Sen, tefekkür ile hayat bulmalısın… Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün!
    • Dünya nimetlerle dolu olsa, fareyle yılan yine toprak yerler. Tahtanın içindeki kurt; «‒Kimin böyle güzel helvası var!» der.
    • Merkep müşteri olup bir şey alacak olsa, elbette ham kavunu alırdı.
    • İnsana, aradığı şeye bakılarak değer verilir.
    • Tohum toprağa düşse onun için «öldü» denebilir mi?
    • Ölüm gününde tabutum götürülürken, bende, bu dünyanın dert ve gamı var sanma! Dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum zannetme!
    • Sakın ola ki, öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, yazık oldu!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!
    • Cenazemi görüp de; «Ayrılık, ayrılık!» deme! Bilesin ki o vakit, benim ayrılık vaktim değil, (Rabbimle) buluşma, yani vuslat vaktimdir!
    • Beni toprağın kucağına verdikleri zaman sakın; «Elveda, elveda!» deme! Çünkü mezar, öteki alemin, Cennetler mekanının perdesidir!
    • Batmayı, gözden kaybolmayı gördün ya, bir de doğmayı gör! Düşün ki, Güneş’le Ay, batıp gözden kayboldukları zaman onların nuruna bir ziyan gelir mi?
    • Bu hal, sana; batmak, kaybolmak gibi görünse de, aslında doğmaktır, yeniden hayata kavuşmaktır!
    [1] el-İnşirah, 1.

    [2] Buhari, Deavat, 3; Müslim, Zikir, 41.

    [3] Münavi, Feyzü’l-Kadir, II, 520.