Malları ve canları ile imtihan edilenler

Konusu 'Manevi Hayatımız' forumundadır ve Lasey tarafından 14 Aralık 2018 başlatılmıştır.

  1. Lasey

    Lasey Admin


    Kur’an-ı Kerim Allah yolunda malları ve canları ile mücadele eden yiğit müminleri nasıl müjdeliyor? İşte malları ve canları ile imtihan edilen ve bu uğurda mücadele eden müminlerin mükafatı…

    Kur’an-ı Kerim’de; Mekke’den Medine’ye hicretten sonra, tedrici olarak müslümanların savaşmalarına izin verildi. Bu dönemde nazil olan şu iki ayet-i kerimede; mü’minlerin malları ve canları ile imtihan edilecekleri haber verilmekte ve sabredenler müjdelenmektedir:

    “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; MALLARDAN, CANLARDAN ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) SABREDENLERİ müjdele!” (el-Bakara, 155)

    “Andolsun ki, MALLARINIZ ve CANLARINIZ husûsunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer SABREDER ve takva gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” (al-i İmran, 186)

    Mekke’de sabır, sebat ve tahammül şeklinde gerçekleşen cihad; Medine’de artık bir devlete kavuşan müslümanlar için nizami bir hal aldı. Mekkeli müşriklerin tehditlerine karşı, Peygamber Efendimiz, mü’minleri cihada hazırladı.

    MALLARI VE CANLARI İLE İMTİHAN EDİLENLERİN MÜKAFATI

    Nitekim daha Akabe Bey‘atlerinde Abdullah bin Revaha -radıyallahu anh- ayağa kalkarak, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e;

    “–Ya Rasûlallah! Rabbin ve kendin için bize istediğin şartı koşabilirsin.” demişti.

    Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Rabbim için şartım, O’na ibadet etmeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır.

    Kendi hakkımdaki şartım ise, CANLARINIZI ve MALLARINIZI nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumanızdır.”

    Medine’den gelen mübarek sahabe topluluğu sordular:

    “–Böyle yaparsak karşılığında bize ne vardır?”

    Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- cevaben;

    “–Cennet vardır!” buyurunca, oradakiler;

    “–Ne karlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz ne de dönülmesini isteriz!” dediler. (İbn-i Kesir, Tefsir, II, 406)

    Bugün de O’nu, O’na imanı, O’nun ahlakını ve sünnet-i seniyyelerini korumak bu çerçevededir.

    O’nun sünnetini yaşamanın ve O’nun sünnetini müdafaa etmenin bir lutfu ve bereketi de O’nun rahmet şemsiyesinin altına girebilmektir.

    Eğer gönlümüzde O -sallallahu aleyhi ve sellem- olursa, O’na muhabbet ve ittiba olursa, iki cihanda ilahi azaptan -biiznillah- muhafaza olunuruz. ayet-i kerimede buyurulur:

    “Halbuki Sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir.” (el-Enfal; 33)

    Bu ayet-i kerime; Rasûlullah Efendimiz yaşadığı müddetçe, O’nun içinde bulunduğu topluma azap inmeyeceğini müjdelemektedir. Müfessirler; Efendimiz’in sünnetinin, bir toplumda yaşanmaya devam ettiği müddetçe de ümmetine toplu azabın inmeyeceğini ifade etmişlerdir. Bu ayet Peygamberimiz’in Allah katındaki şeref ve kıymetine delildir.

    Üftade -kuddise sirruhû- Hazretleri der ki:

    “Kainattaki bütün intizam Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şerefli vücudu iledir. O, Hakk’ın zatının mazharı ve alemlerin tılsımıdır. Hatta İsa -aleyhisselam-, cesediyle birlikte semaya yükseldiği halde, O’nun pak cisminin dünyada kalmasının, cesetler aleminin ıslah ve intizamı için olduğu söylenmiştir. (Bursevi, Rûhu’l-beyan, III, 342)

    Cenab-ı Hak, muhacirleri MALLARI ve CANLARIYLA cihad edenler olarak tarif etti ve onların ensar ile kardeşliklerini meth ü sena buyurdu:

    “iman edip de hicret edenler, Allah yolunda MALLARIYLA, CANLARIYLA cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır…” (el-Enfal, 72)

    Bu ayette birbirine kardeş olan muhacir ve ensarın, birbirine mirasçı oldukları da bildirilmekteydi. Daha sonra bu hüküm kaldırıldı.

    Bedir Gazvesi, mü’minlerin ilk harbi ve ilk zaferi oldu. iman asabiyeti, ırki asabiyeti bertaraf etti.

    Uhud’da ise cihad husûsunda bazı imtihanlar yaşandı.

    Başta istişare esnasında Peygamberimiz’in müdafaayı tercih eden görüşüne muhalefet,
    Daha sonra harp esnasında okçuların mühim bir kısmının mevzilerini terk etmesi ve
    Müşriklerin orduyu arkadan kuşatması esnasında bazı müslümanların dağılması gibi birtakım imtihanlar yaşandı.
    Uhud Gazvesi’nden sonra Saff Sûresi nazil oldu. Bu sûrede; mü’minlere cihad husûsunda «yapamayacakları iddialı şeyleri söylememeleri» talim edilmiş; Cenab-ı Hakk’ın böyle iddialı tavırlarla konuşanları değil, bünyan-ı mersûs / kenetlenmiş bir bina gibi, saflar halinde savaşanları sevdiği bildirilmiştir.

    Sûrenin sonunda cihada teşvik sadedinde şu ayet-i kerimeler nazil oldu:

    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?” (es-Saff, 10)

    “Allah ve Rasûlü’ne inanır (iman eder, imanın göstergesi olarak) MALLARINIZ ve CANLARINIZLA Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

    İşte bu takdirde;

    Allah; sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki o güzel meskenlere koyar.

    İşte bu en büyük kurtuluştur.” (es-Saff, 11-12)

    “Seveceğiniz başka bir şey daha var:

    Allah’tan yardım ve yakın bir fetih.

    Mü’minleri (bunlarla) müjdele!” (es-Saff, 13)

    Hicretin altıncı senesinde; umre için çıkılan yolun sonunda, Saff Sûresi’nde müjdelenen «Fetih ve Zafer»e bir adım daha yaklaşılmış, Hudeybiye Musalahası akdedilmişti.

    Bu dönemde çevreden birçok kabile İslam’a girdiler. İlk müslümanların yaşadığı çilelerden geçmeyen bu kişiler; müslüman olmalarını, Peygamber Efendimiz’e minnet olarak yüklemeye kalkıyor, bir menfaat vesilesi yapmaya çalışıyorlardı.

    Ancak Cenab-ı Hak, onların iman kıvamının henüz yeterli olmadığını bildirdi. Gerçek mü’mini, yine «canları ve mallarıyla cihad edenler» vasfıyla tarif etti:

    “Bedeviler;

    «–İnandık» dediler.

    De ki:

    «–Siz iman etmediniz, ama; ‘Boyun eğdik.’ deyin! Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.»

    Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda MALLARIYLA ve CANLARIYLA cihad edenlerdir. İşte sadık olanlar / gerçek mü’minler ancak onlardır.” (el-Hucurat, 14-15)

    Hicretin sekiz ve dokuzuncu yıllarında; Mekke Fethi, Mekke’nin müşriklerden temizlenmesi ve Tebük Seferi esnasında nazil olan Tevbe Sûresi; «Canları ve mallarıyla cihad etmek» husûsiyetinin en çok tekrarlandığı sûredir.

    Siyak itibarıyla; Mekke müşriklerinin, sikāye, ridane gibi Harem vazifeleriyle övünmelerine cevap içinde Rabbimiz, yine malları ve canlarıyla cihad eden mü’minleri methetti ve müjdeledi:

    “iman edip de hicret edenler ve Allah yolunda MALLARIYLA, CANLARIYLA cihad edenler; derece bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.

    Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile, kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdeler.

    Onlar orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük mükafat vardır.” (et-Tevbe, 20-22)

    Mûte’nin akabinde, dokuzuncu yılda; Bizans’ın büyük hazırlıklarına karşı, Tebük Seferi kararlaştırıldı. Bu «Zorluk Seferi» için Allah yolunda cihada teşvik ise şu ayet-i kerimelerle duyuruldu:

    “(Ey mü’minler!) Gerek hafif gerek ağır olarak savaşa çıkın, MALLARINIZLA ve CANLARINIZLA Allah yolunda cihad edin!

    Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.” (et-Tevbe, 41)

    Tebük Seferi’ne katılmamak için; münafıklar ve imanı zayıf bazı mü’minler, Allah Rasûlü’nden izin istediler. Boş mazeretler ileri sürdüler. Cenab-ı Hak, gerçek mü’minlerin cihaddan geri kalmak istemeyeceğini bildirdi:

    “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, MALLARIYLA, CANLARIYLA savaşmaktan (geri kalmak için) Sen’den izin istemezler. Allah takva sahiplerini pek iyi bilir.” (et-Tevbe, 44)

    Müteakip ayet, böyle mazeretleri ancak inançta şüphe içindeki kişilerin ileri sürebileceğini bildirdi:

    “Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp, kuşkuları içinde bocalayanlar senden izin isterler.” (et-Tevbe, 45)

    Tebük’e katılmayanların; cihadı kerih görmeleri, korkaklıkları şu ayetlerle kınandı:

    “Allah’ın Rasûlü’ne muhalefet etmek için geri kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; MALLARIYLA, CANLARIYLA Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler;

    «–Bu sıcakta sefere çıkmayın» dediler.

    De ki:

    «–Cehennem ateşi daha sıcaktır!»

    Keşke anlasalardı!” (et-Tevbe, 81)

    Samimi mü’minler ise, cihada koştular ve ilahi müjdelere nail oldular:

    “Fakat Peygamber ve O’nunla beraber inananlar; MALLARIYLA, CANLARIYLA cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir.” (et-Tevbe, 88)

    Abdullah Zü’l-Bicadeyn -radıyallahu anh- bu seferde şehid olmak için dua istemiş, Peygamber Efendimiz de onu şehadetle müjdelemişti. Sıcak çatışmanın olmadığı bu seferde, bu sahabi seferde hastalanarak şehid oldu. Peygamberimiz, onu kabrine bizzat koydu.

    Ebû Hayseme -radıyallahu anh- başlangıçta seferin zorluğu sebebiyle Medine’de kalmış, orduya iştirak edememişti. İslam ordusu yola çıktı. O günlerden birinde; bahçesindeki çardakta ailesi kendisine mükellef bir sofra hazırlamış, onu da davet etmişlerdi.

    Ebû Hayseme; ikramlara bakarken, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashabının kızgın çöllerdeki halini tefekkür etti. Bir anda aklı başına geldi ve kendi kendisine;

    “Onlar bu sıcakta Allah yolunda zorluklara katlanmaktayken, benim bu yaptığım olacak şey mi?!.” dedi.

    Sofraya el bile sürmeden derhal yola düştü, Tebük’te İslam ordusuna katıldı. Onun geldiğini gören Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-, sevindi ve;

    “–Ya Eba Hayseme! Az kaldı helak olacaktın!..” buyurarak onun affı için Cenab-ı Hakk’a dua etti. (İbn-i Hişam, IV, 174; Vakıdi, III, 998)

    Tebük Seferi’ne mazeretsiz katılmayan üç sahabi ise, dönüşte çetin bir imtihanla karşı karşıya kaldılar. Peygamberimiz bu üç sahabiyle görüşme yasağı koydu. Kimse onlarla muhatap olmadı. Onlara ayet-i kerimenin ifadesiyle, yeryüzü dar geldi. 55 günlük bu tecridin ardından, onların tevbelerinin kabulünü müjdeleyen ayetler nazil oldu.

    Bu sahabiler, o güne kadar gerçekleşen bütün harplere katılmışlardı. Fakat Tebük’e katılmamaları üzerine böyle ağır bir şekilde tecziye edildiler.

    Demek ki, cihad emrinin gerçekleştirilmesi husûsunda; “Ben şu kadar gayret ettim, yeter!” gibi bahaneler, Allah katında asla makbul değildir.

    Nitekim ayet-i kerimede buyurulur:

    “Allah yolunda infak ediniz de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız. Bir de ihsanda bulununuz, zira Allah (iyilikte bulunan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (el-Bakara, 195)

    Bu ayet-i kerimenin sebeb-i nüzûlünü bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

    Halid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensari -radıyallahu anh- iki kez İstanbul’a gerçekleştirilen seferlere katıldı. Bir seferinde Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken; Medineli bir cengaver, atını Bizanslıların ortasına kadar sürdü. Bunu gören mü’minler hayretler içinde;

    “–La ilahe illallah! Şuna bakın! Kendini göz göre göre tehlikeye atıyor!” demişlerdi.

    Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensari şöyle dedi:

    “–Ey mü’minler! (Yanlış anlaşılmasın!) Bu ayet, biz ensar hakkında nazil oldu. (Biz ensar, Allah Rasûlü’ne misafirperverlik ettik, O’nunla gazvelere iştirak ettik. Neyimiz varsa, Allah Rasûlü’nün yoluna bezlettik.

    Daha sonra;)

    Allah, Peygamberi’ne yardım edip dinini galip kıldığında biz; «Artık mallarımızın başında durup onların ıslahı ile meşgul olalım.» demiştik. Bunun üzerine Allah Teala, bu ayeti vahyetti.

    Bu ayet-i kerimedeki «kendi eliyle kendini tehlikeye atmak»tan maksat, bağ ve bahçe gibi dünya malıyla uğraşmaya dalıp, Hak yolunda gayreti terk ve ihmal etmemizdir.”

    Bu ilahi ikāza bütün samimiyetiyle kulak verip ittiba eden Ebû Eyyûb el-Ensari Hazretleri; dünyanın süsüne ve rahatına hiçbir zaman iltifat etmeyerek Allah yolunda hizmetten geri kalmamış ve nihayet katıldığı bu sefer esnasında şehid olarak, surların yakınına (bugün kendi adıyla anılan Eyüp semtine) defnedilmiştir. (Bkz. Ebû Davûd, Cihad, 22/2512; Tirmizi, Tefsir, 2/2972)

    Zira cihad emrinde, namazdaki gibi vakit ve rekat sayısı; farz oruçtaki gibi gün tahdidi; zekattaki gibi hudûdu belirleyen nisab ve nisbetler yoktur. Hac gibi, ömürde bir kez edası da mükellefiyeti ortadan kaldırmaz.

    Ayet-i kerimede buyurulur:

    وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ۜ

    “Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin!..” (el-Hacc, 78)

    Cihadın hakkı, yakin gelene kadar, yani son nefese kadar bütün gayretlerin Allah yolunda sarf edilmesidir.

    Cihadsız bir müslümanlığın olamayacağını Peygamber Efendimiz şu kıssada bildirmektedir:

    Beşir bin Hasasiyye -radıyallahu anh- anlatıyor:

    Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e bey‘at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahadet etmemi, namaz kılmamı, zekat vermemi, İslam üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihad etmemi şart koştu.

    Ben de şöyle dedim:

    “–Ey Allah’ın Rasulü! Vallahi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihad ve sadakadır. İnsanlar cihaddan kaçan kimseye Allah’ın gazab ettiğini söylüyorlar. Ben ise cihad meydanına gelince nefsimi ölüm korkusu kaplayıp kaçmaktan endişe ediyorum.

    Sadakaya gelince, benim malım küçük bir koyun sürüsü ve on deveden ibarettir. Onlar da ehlimin maişet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

    Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- elimi tuttu, salladı ve şöyle buyurdu:

    “–Cihad yok, sadaka yok; peki o halde nasıl cennete gireceksin?!.”

    Bunun üzerine;

    “–Ya Rasûlallah! Bey‘at ediyorum.” dedim ve Allah Rasûlü’ne, koştuğu bütün şartlar üzerine bey‘at ettim. (Ahmed, V, 224)

    ayet-i kerimede ise şöyle buyurulur:

    “Allah; mü’minlerden, MALLARINI ve CANLARINI, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu); Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir va‘ddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” (et-Tevbe, 111)

    Tebük’ten sonra nazil olduğu bildirilen şu ayet-i kerime ise, cihadın üstünlüğünü tebarüz ettirdi:

    “Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla, MALLARI ve CANLARIYLA Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah; MALLARI ve CANLARI ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı.

    Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) va‘detmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.

    Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (en-Nisa, 95-96)

    Rivayete göre;

    Bu ayet ilk nazil olduğunda -özür sahibi olanlar dışında- ibaresi mevcut değildi. ama sahabi İbn-i Ümmü Mektûm; üzüntüsünü belirtince, bu ifade ile ayet tekrar nazil oldu.

    Abdullah İbn-i Ümmü Mektûm -radıyallahu anh-; yine de bu faziletten mahrum olmamak için, o günden sonra yapılacak savaşlara katılacağını söyleyip sancağın kendisine verilmesini istemiştir.

    ama olduğu için harpte faydalı olamayacağını söyleyenlere şöyle dediği rivayet edilir:

    “–Benim bu halimle de size büyük bir faydam dokunabilir. Çünkü ben ama olduğum için, düşman kılıçlarını göremem, bu yüzden de cesaretim kırılmadan en önde sancağı taşırım. Benim korkusuzca düşman üstüne yürüdüğümü gören müslümanların da cesaret, kahramanlık ve heyecanı artar.”

    Ne büyük bir iman heyecanı!..

    Rabbimiz, bizlere yolunda canları ve mallarıyla cihad eden ashab-ı kiramın şuurunu nasib eylesin. Cephelerde din ve vatan düşmanlarıyla mücahede eden Mehmetçiklerimize zaferler ve fetihler nasib eylesin! amin!..