MAİDE SÛRESİ (سورة المائدة) Kur’an-ı Kerim’in beşinci sûresi. Medine döneminin sonlarında nazil olmuştur. En son indirilen sûre olduğunu (Müsned, VI, 188; Tirmizi, “Tefsirü’l-Ķurǿan”, 6) ve tamamının Veda haccında arefe günü veya Hudeybiye seferi sırasında nazil olduğunu ifade eden rivayetler bulunmakla birlikte ihtiva ettiği konular ve bazı ayetler hakkında aktarılan nüzûl sebepleri sûrenin farklı zamanlarda indirildiğini göstermektedir. 120 ayet olup fasılası (ب، د، ر، ل، ن) harfleridir. Sûre ismini 112 ve 114. ayetlerde geçen “sofra” anlamındaki maide kelimesinden alır. el-Ukūd, el-Münkıze ve el-Ahyar olarak da adlandırılır. Maide sûresinde bazı inanç ve ahlak esaslarının yanı sıra Medeni sûrelerin genel karakteristiğine paralel olarak aile ve ceza hukukuna dair hükümler, bazı hac uygulamaları, meşrû usule uygun olmayan hayvan kesimleri, abdest, teyemmüm, şahitlik, hırsızlık, içki ve kumarla ilgili hükümler gibi fıkhi konular yer almaktadır. Sûrede ayrıca İsrailoğulları’nın tarihine dair bilgilere, yahudilerle hıristiyanların yanlış inanç ve tutumlarına yönelik eleştirilere geniş olarak yer verilmiştir. Maide sûresinin muhtevasını beş bölüm halinde incelemek mümkündür. İlk bölümde (ayet 1-5) müminlere akidlerine uymaları emredildikten sonra “Allah’ın şiarları” denilen dini hükümlerin ve ilkelerin ihlal edilmesi yasaklanmakta, bu çerçevede ihram yasakları arasında yer alan avlanma yasağının ardından kan ve domuz etinden başlayarak İslami usule aykırı biçimde kesildiği veya öldürüldüğü için yenmesi haram kılınan hayvan etleri sıralanmaktadır. Arkasından, “Bir topluluğa duyduğunuz öfke sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. İyilik ve takva hususunda yardımlaşın, günah ve düşmanlık yolunda yardımlaşmayın” mealindeki cümlelerle İslam’ın evrensel ahlak yasalarından biri ortaya konmaktadır. Allah’ın müslümanlara din olarak İslam’ı seçtiği, onların üzerine nimetini tamamladığı ve dinlerini kemale erdirdiği yönündeki açıklama (ayet 3) İslamiyet’in insanlığa gönderilen son din ve ebedi bir mesaj olduğuna işaret eder. Veda haccı sırasında arefe günü indirilen bu ayetin ardından dini hükümlerle ilgili herhangi bir ilave veya değişiklik söz konusu olmamış, kısa bir süre sonra Hz. Peygamber vefat etmiştir. Hz. Ömer’in hilafeti döneminde kendisine gelen bir yahudi bu ayeti kastederek, “Sizin kitabınızda bulunan bir ayet eğer biz yahudilere indirilmiş olsaydı o günü mutlaka bayram ilan ederdik” demiştir (Tirmizi, “Tefsirü’l-Ķurǿan”, 6; Vahidi, s. 108). Bu bölümün son ayetinde Ehl-i kitabın yiyeceklerinin ve onların kadınlarıyla evlenmenin müslümanlara helal olduğu belirtilir. İkinci bölümde (ayet 6-11) abdest ve teyemmümle ilgili hükümler açıklandıktan sonra şahitlikte adaleti gözetme uyarısında bulunulmakta, dini, ahlaki ve hukuki önemi dolayısıyla, müslümanların bir topluluğa karşı duydukları öfkenin onları haksızlık ve adaletsizliğe sevketmemesi gerektiği uyarısı bir defa daha tekrar edilmektedir. Sûrenin üçüncü bölümü (ayet 12-86) büyük ölçüde yahudiler ve hıristiyanlarla ilgili ayetlerden oluşur. Bu arada Hz. adem’in oğulları Habil ile Kābil kıssasına, müslümanlara yönelik mesajlara ve bazı hükümlere de yer verilir. Bu bölümde önce İsrailoğulları’nın Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları için lanetlendikleri, hıristiyanlardan bir kesimin de benzer şekilde ahde vefasızlık gösterdikleri anlatılır. Bölümün hıristiyanlarla ilgili en dikkate değer yönü, onların Hz. isa’yı Allah’ın oğlu sayan inançlarıyla (ayet 17, 72) teslis inancının (ayet 74) açıkça reddedilmesi ve her iki inancın küfür olduğunun belirtilmesidir. Aynı bölümde İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkarıldıktan sonra Hz. Mûsa’ya karşı serkeşlik yaptıkları, bu yüzden kutsal topraklara girmekten kırk yıl süreyle mahrum bırakıldıkları (ayet 26) bildirilir. Hz. adem’in iki oğlunun (Habil ve Kābil) kıssası özetlendikten sonra haksız yere bir cana kıyan kimsenin bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağı, bir insanın hayatını kurtaran kişinin de bütün insanları yaşatmış sayılacağı ve bu hükmün İsrailoğulları’na yazıldığı belirtilir, böylece yaşama hakkının önemine vurgu yapılır (ayet 32). Daha sonra “eşkıyalık, din, can ve mal güvenliğini tehdit etme, terör estirip halka korku salma” anlamındaki hırabe (ayet 33-34) ve hırsızlık (ayet 38-39) suçlarının hükümlerine (ayet 45; krş. Levililer, 24/17-21; Sayılar, 35/16-21) yer verilir. Hz. Peygamber’e, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmesi emredilerek müminlere yahudi ve hıristiyanları dost edinmemeleri tavsiye edilir (ayet 51). Nüzûl sebebiyle ilgili rivayetlere göre (Vahidi, s. 113; Şevkani, II, 61) bu ayetin, Medine döneminde etkili bir kitle durumunda olan ve müslümanlara karşı düşmanlık besleyen yahudileri dost edinen bazı müslümanlar hakkında nazil olduğu anlaşılmaktadır. Medine’de etkili olmadıkları halde ayette hıristiyanların da zikredilmesi, benzer şartların hıristiyanlar açısından ortaya çıkması halinde onları da dost edinmemek gerektiğini, konunun belli bir dini kesimle değil belli bir tutumla ilgili olduğunu göstermektedir. Sûrenin 57. ayetinde, dostluk kurma yasağının müslümanların dinlerini alay konusu yapan gayri müslimlerle ilgili olduğuna işaret bulunduğu gibi diğer bazı ayetlerden de müslümanlara karşı düşmanlık beslemeyenlerle iyi ilişkiler kurmanın yasaklanmadığı anlaşılmaktadır (bk. el-Mümtehine 60/8). 54. ayette, İslam’a karşı düşmanlık duyguları besleyenlerin saptırmasıyla bazı müslümanların dinlerinden dönebileceklerine dikkat çekilerek oluşacak İslam toplumunun fertleri arasındaki ilişki biçiminin başlıca özellikleri şöyle sıralanmaktadır: Allah onları, onlar da Allah’ı sever; onlar müminlere karşı yumuşak ve alçak gönüllü, inkarcılara karşı güçlü ve onurludur; bütün çabalarıyla Allah yolunda mücadele eder, kimsenin kınamasından korkmazlar. İnsanlar içinde müslümanlara en fazla düşmanlık besleyenlerin yahudiler, sevgi bakımından en yakın olanların da hıristiyanlar olduğunu belirten 82. ayette yahudilere karşı kullanılan sert ifadede özellikle Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin düşmanca tavır ve davranışlarının etkili olduğu anlaşılmaktadır. Buna karşılık 82-83. ayetlerde hıristiyanlar hakkında kullanılan övücü ifadelerin, bilhassa Habeş Necaşisi Ashame veya onun tarafından Ca‘fer b. Ebû Talib ile birlikte Resûl-i Ekrem’e gönderilen ve onun huzurunda dinledikleri ayetler üzerine iman eden Habeşli bir heyet hakkında nazil olduğu aktarılmaktadır (Vahidi, s. 116). Sûrenin dördüncü bölümü (ayet 87-109) müminlerden, Allah’ın helal kıldığı güzel ve temiz şeylerden kendilerini mahrum bırakmamalarını isteyen ayetlerle başlar. Bu ayetlerin, geceleri namazla ve gündüzleri oruçla geçirmeye, ayrıca bazı yiyecekleri yememeye karar veren bir grup müslümanı uyarmak üzere indiği, Hz. Peygamber’in de onların bu tutumunu kendi uygulamasına aykırı bulduğu ve, “Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir” diyerek (Müsned, II, 158; III, 241; Buhari, “Nikaĥ”, 1) onları ikaz ettiği belirtilmektedir (Vahidi, s. 117-118). 89. ayette yemin kefaretiyle ilgili hükümler düzenlendikten sonra müteakip ayetlerde Cahiliye döneminin falcılıkla ilgili bazı yanlış uygulamalarıyla içki ve kumar yasaklanmaktadır. Ardından ihramlı iken avlanma yasağı, vasiyet ve vasiyet esnasında şahit bulundurmayla ilgili hükümler yer almaktadır. Sûrenin son bölümünde (ayet 110-120) Hz. isa’nın Allah tarafından nail olduğu mazhariyetler, ona has mûcizeler anlatılmakta, kısaca havarilerden söz edildikten sonra Allah ile isa arasında bir diyalog üslûbuyla hıristiyanların Hz. isa hakkındaki batıl inançları düzeltilmektedir. Sûre Allah’ın mutlak hükümranlığını ve kudretini ifade eden ayetle sona ermektedir. Maide sûresinin faziletiyle ilgili olarak Resûl-i Ekrem’den nakledilen, “Maide sûresini okuyan kimseye on sevap verilir, kendisinden on günah silinir ve dünyada nefes alıp veren her bir yahudi ve hıristiyan sayısınca derecesi on misli yükseltilir” (Zemahşeri, I, 659) ve, “Erkeklerinize Maide sûresini öğretiniz” şeklindeki rivayetlerin sahih olmadığı anlaşılmaktadır (İbnü’l-Cevzi, I, 239; Muhammed et-Trablusi, II, 716; M. Nasırüddin el-Elbani, V, 32). Maide sûresine dair yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır: Ali Abdülhalim Mahmûd, et-Terbiyetü’l-İslamiyye fi sûreti’l-Maǿide (Kahire 1414/1994); Hasan Abdülhadi Muhammed, el-Yehûd ve’n-naśara fi sûreti’l-Maǿide (yüksek lisans tezi, 1399, Camiatü’l-İmam Muhammed Suûd); Mustafa İzci, el-Maide Suresinin Kıraat Açısından İncelenmesi (yüksek lisans tezi, 1996, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü); İbrahim Avad, Tefsirü sûreti’l-Maǿide (baskı yeri ve yayımlayan yok, 1987). Ayrıca Şia alimlerinden Hüseyin b. Hasan el-Kerkeri’nin Maide sûresinin 5. ayetiyle ilgili bir tefsiri mevcuttur (agā Büzürg-i Tahrani, IV, 322). Mahmûd Şeltût’un Kahire’de yayımlanan Risaletü’l-İslam adlı derginin IV ve VII. ciltlerinin muhtelif sayılarında (1952-1953) Maide sûresinin tefsiriyle ilgili makaleleri yer almaktadır.