Kur'an hayatımızın neresinde?

Konusu 'Dini sohbetler' forumundadır ve Adile tarafından 13 Aralık 2013 başlatılmıştır.

  1. Adile

    Adile Admin

    Kur’an’ın hayatımızdaki yeri nedir, ne olmalıdır? Bu, bütün olarak insanlığın, birey olarak da herbirimizin en önemli sorusudur. Bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapmak için, Kur’an’ın yeryüzüne inişini iyi incelememiz gerekir. Çünkü Kur’an’ın insanlık üzerindeki benzersiz egemenliğinin sırrı, onun yeryüzüne iniş şartlarında saklıdır.

    Kur’an, kendi hayatını yaşamakta olan insanların başlarından geçen herhangi bir tarihî hadise gibi, gelip geçmiş bir olay değildi. Bir toplum, bir devir, hatta dünya, onun gelişi için özel olarak hazırlanmıştı. Bu hazırlıkların bir kısmı yüzyıllarca sürmüş, nihayet şartlar tamamlanınca Kur’an gelmiş ve yapacağı herşeyi birer birer yapmıştır. Kur’an, çağlara sığmayacak değişimleri bir insan ömründen de kısa bir zamanda gerçekleştirmiştir; ancak bunun bir arka planı ve önceden hazırlanmış bir altyapısı vardır.

    Kur’an’ın inişi için seçilen toplumun özellikleri arasında, dört tanesinin bu açıdan büyük önem taşıdığını görürüz:


    1. Dili ve edebiyatıyla, bu toplum, yüzyıllarca devam eden bir hazırlık sürecinden geçmişti. Bu süreç içinde bir yandan Arap dili en seçkin eserlerle yoğrularak misilsiz bir zenginlik ve esnekliğe kavuşurken, bir yandan da Arapların edebiyattaki yetenekleri, becerileri, zeka ve zevkleri yüksek bir düzeye erişmişti. Bu uzun hazırlıkların tek bir amacı vardı: Allah’ın kelamı dünyaya indiği zaman, yeryüzünde onu kaldırabilecek bir lisan ve onun zevkine varabilecek insanlar bulunmalıydı.


    2. O toplumun bir başka özelliği, hafızasıydı. Kur’an’ın inişinden önce bu toplumun sıradan bireyleri saatlerce şiir okuyabilecek, deve üstündeki uzun çöl yolculuklarında ezberden satranç oynayabilecek hale gelmişlerdi. Gerçi Kur’an ayetleri, peyderpey indikçe yazılı sayfalarda sağlam bir şekilde tespit edilerek koruma altına alınıyordu; fakat toplumun güçlü hafızası, onun seri şekilde hayata aktarılmasında ve insandan insana yayılmasında hayatî bir rol oynayacaktı. Daha da önemlisi, Kur’an’ın açıklayıcısı ve uygulayıcısı olan Peygamberin söz ve davranışları, bu güçlü hafızalar tarafından tespit edilerek nesilden nesile ulaştırılacaktı.


    3. Zevk ve yetenek açısından oldukça üstün bir düzeye erişen toplum, kitaptan ve bilgiden o derece nasip almış değildi; hatta hiç almamıştı demek daha doğru olur. Böyle de olması gerekiyordu. Çünkü başka kaynaklardan gelen bilgilerle, Kitap Ehlinde olduğu gibi hurafe ve efsanelerle dolu zihinler yeni bir kitabı saf haliyle benimseyemez, ona tam bir teslimiyetle yönelemezdi. Ve yeni din, çok geçmeden, neyin kitaptan, neyin eski bilgilerden olduğu ayırt edilemeyecek bir hale gelirdi. (Nitekim daha sonraki dönemlerde ıslam’a sızmış olan efsane ve safsataları ayıklamakta bile, kitap bütün duruluğuyla gözümüzün önünde iken, hala zorlanıyoruz.) Yedinci yüzyıl Arap toplumunun zihnini onun için kader, beyaz bir sayfa olarak hazırladı; sonra da onun üzerine Kur’an’ın bütün ayetlerini tane tane yazdı.


    4. Kur’an, indiği toplumda, belagat yönüyle olduğu kadar, irşad yönüyle de kendisini takdir edebilecek insanlar bulmalıydı. O, insanları Allah’a çağırdığı zaman kalpleri ürperecek, fazilete çağırdığı zaman birbiriyle yarışa girecek, ders verdiğinde can kulağıyla dinleyecek insanlar isterdi. Kur’an inerken, bu insanları da kader, Peygamberin etrafında topladı. Onlar insanlık aleminin seçkin şahsiyetleriydi. Allah onların kalp ve ruhlarına bir cevher yerleştirmiş, öylece Kur’an’a ve onu getirene muhatap etmişti. Kur’an Peygambersiz olmadığı gibi, Peygamber de onlar olmaksızın düşünülemezdi. ayetler, Hz. Peygamberin onlarla birlikte yaşadığı hayatın tam ortasına indi.

    Bu şartlar altında hazırlanan topluma, günü ve saati erişince, Kur’an ayetleri peş peşe inmeye başladı. Bu, yazılı bir kitaptan, sırası gelenin indirilişiydi. Sıra da belliydi. Birtakım olaylar ayetlerin inişini tetikliyor görünse de, o olayların kendisi de yazılmış olan kaderin bir parçasıydı. ayetlerin inişi için bir vesile lazımdı; “nüzul sebepleri,” “iniş sebepleri” dediğimiz olaylar bu işlevi yerine getiriyorlardı. Bu olaylar sayesindedir ki, Kur’an’ın dersleri kitap sayfasındaki teorik bilgiler olarak kalmıyor, hemen hayata yansıyor, yaşanan bir hayat olup çıkıyordu. Hz. Ömer’in tarifiyle, onlar, Kur’an’ı yaşayarak anlamaya çalışıyorlardı. Ve anlıyorlardı!


    Kur’an, tam bir zihin ve gönül saflığıyla ve bütün yetenekleriyle onu almaya hazırlanmış bir toplumun hayatını tepeden tırnağa düzenledi, onlara sıfırdan bir dünya kurdu. O, herşeyden önce, insanlara, çok büyük bir alemin ayrılmaz bir parçası olduklarını öğretti. Bu alemin içinde Güneş vardı, Ay vardı, denizler vardı, dağlar vardı, canlı ve cansız bütün varlıklar vardı, yıldızlar vardı, gökler vardı, dünya vardı, ahiret vardı, görünür ve görünmez herşey vardı. Herşeyin de bir var oluş amacı vardı. Herşeyi bir var eden vardı. Kainatın ve insanın el kitabıydı Kur’an; yahut haritasıydı. Kimi zaman Mekke sokaklarından birini tarif eder gibi ahiret alemlerinden adresler veriyor, kimi zaman geçmişin olaylarını en ince ayrıntılarıyla tasvir ediyor, kimi zaman geleceğin en dehşet verici hadiselerini dün cereyan etmiş gibi bir kesinlikle anlatıyor, bazan zerreler aleminin derinliklerinde, bazan yıldızların ötesinde dolaşıyor, insanın şahdamarından girip göklerin ve yerin yaratılışına çıkıyordu. Kur’an’ın bu dersinin, o insanlara nasıl bir iman gücü kazandırdığı ortadadır. Uçsuz bucaksız alemler ve bu alemlerin herşeyine egemen bir Tanrı—bunun yanında, dünyanın gelip geçici halleri hiç denecek kadar küçülüyor ve bir avuç insan, çağlara meydan okuyacak bir güç ve güven kazanıyordu.


    ayetler birbirinden çok farklı nedenlerle, farklı ortamlarda, farklı zamanlarda iniyordu. Kiminin iniş sebebi kocasını şikayet eden bir kadın idi, kimininki de Müslümanların üzerine yürüyen ordular. Gece, gündüz, yaz, kış, dağ başı, savaş meydanı, ev veya mescid gibi, akla gelebilecek herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda ayetler inebiliyordu. Fakat sûreler ve ayetler arasında olağanüstü bir bütünlük vardı. Yirmi üç yıllık bir vahiy süreci içinde inmiş olsalar da, aralarında bir ayrılık veya aykırılık görülmüyordu. Mekke döneminin en çetin şartları altında inen ayetlerinde Kur’an insanları hangi hedefe sevk ediyorsa, Medine döneminin en son günlerinde de onlara yine aynı hedefi gösteriyordu. Onun ilk ayeti inerken, son ayetinin nerede, ne zaman ve nasıl ineceği de belliydi.

    Kur’an’ın indiği yirmi üç sene boyunca, Peygamberimizin başından geçmedik şey kalmadı. En dar zamanlarında felaketler üst üste onu buldu. Eşini, evladını, kendisine destek olan amcasını peş peşe kaybetti. En sıkıntılı günlerinde kendisine destek olmuş can yoldaşını ona en ziyade muhtaç olduğu bir zamanda kaybeden bir insan, böyle bir felaketin üzerine neler söylemez, neler yazmazdı? Fakat onun getirdiği kitap, o gün yaşanan hadiselerden nice kesitler almış, o kesitler üzerine nice dersler bina etmiş olmasına rağmen, Peygamberin hayatındaki en önemli felaketlerden tek kelime ile söz etmiyordu. O kitaba kendisinden hiçbir şeyin karışmadığı o derece belliydi.


    ınmeye başlar başlamaz, Kur’an, ona inananların hayatını tümüyle etkisine aldı. Ona inananlar, artık birşey için yaşadıklarını biliyorlardı. Kur’an onlara hedef gösteriyor, onlar da, Yaratıcılarının kendilerine verdiği bütün yetenekleri seferber ederek o hedefe doğru koşuyorlardı. Kur’an, onlara, temelinden başlamak üzere bir fazilet medeniyeti inşa ettiriyor, onlara bir tarih yazdırıyordu.

    O dönem, bir Kur’an medeniyetinin doğuşuna beşiklik etti. Onu izleyen dönemler ise Kur’an ilimlerinin doğuşuna ve gelişmesine tanık oldu. Peygamberimizden Kur’an’ı ders alan önde gelen Sahabîler, bu ilmi bir sonraki nesillere aktarmak için işe koyuldu. Mekke, Medine, Bağdat, Basra derken, Müslümanların ulaşabildiği her yer birer okula dönüştü. Tefsir ve Hadis ilimlerinin temelleri atıldı, yöntemleri geliştirildi. Fetihlerle genişleyen ıslam memleketinin her tarafında yeni yeni milletlere mensup insanlar arasından, önemli Kur’an talebeleri yetişti. Böylece Kur’an ilimleri uluslararası bir nitelik kazandı.