İlk Dönem Osmanlı-Rus İlişkileri

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Lasey tarafından 24 Ekim 2017 başlatılmıştır.

  1. Lasey

    Lasey Admin

    İlk Dönem Osmanlı-Rus Münasebetleri


    "Sıfır Problem", daha çok sınır komşularımızla olan münasebetlerimizde, Türkiye'nin son 10-15 yılına damgasını vurmuş siyasî bir terimdir. Komşu ülkelerle barış içinde devam etmesini istediğimiz bir münasebet tarzının adıdır. Tarihî vetirede, sebep ne olursa olsun, her devlet, komşularıyla barış içinde yaşamak istemiş; çıkarlar devam ettiği müddetçe de, bunun sürmesini istemiştir. Buna tarihten, Osmanlı ile Fransa, Osmanlı ile İngiltere, Osmanlı ile Avusturya arasında dönem dönem vuku bulan politikalar misâl verilebilir.

    Özellikle Osmanlı-Rus münasebetlerine bu açıdan bakmanın tarihî bir önemi vardır. Osmanlı-Rus münasebetlerindeki bu husus, şimdiye kadar akademik çalışmaların dışında, gerek müfredat kitaplarında, gerek popüler tarih kitaplarında, gerekse de dergi ve yayın dünyasında fazla gündeme getirilmemiştir. Peki, ne olmuştur? İki millet arasındaki münasebetler, daha çok savaşların ve bunların neticelerinin gölgesinde kalmıştır. Bu tarz bir anlatımın içinde de hep savaş ve düşmanlıklar ele alınmış; neticede, özellikle son yüz yılda menfî bir algının pençesine düşürülmüş toplumlar meydana getirilmiştir. Hâlbuki münasebetlerin arka plânında, uzak coğrafyalarda yer alan Avusturya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin pozisyonu görmezden gelinmiş; çok yakın coğrafyaların bu iki komşu topluluğu düşünce ve anlayış itibariyle birbirlerine karşı kışkırtılmıştır.

    Tarihî vetire içerisinde, Osmanlı ile Rusya arasında sayılamayacak kadar çok benzerlikler, hattâ ortak noktalar oluşmuştur. Osmanlı'da 1359-1389 tarihleri, beylikten devlete geçiş dönemine karşılık gelen 1. Murad zamanıdır. O, Doğu ve Batı'da Bizans'a destek olan irili ufaklı askerî yapıları ortadan kaldırarak, bir rüyayı gerçekleştirmek arzusundadır. 1362-1389 yıllarında Rusya'da ise, Moskova Prensi Dimitri İvanoviç Altınordu Devleti'nin baskısını kırmak, vergi yükümlülüğünden kurtulmak ve siyasî olarak güçlü bir şekilde oyuna dâhil olmak istemektedir.

    Bu fırsat, 1462'de Moskova Büyük Prensi 3. İvan zamanında doğmuştur. Zaman içinde iç ve dış yapıları siyasî ve askerî olarak çok iyi dengeleyip yöneten İvan, Rusya'daki bütün prens ve derebeyleri etrafında toplayıp bugünkü Rus devletinin temellerini atmıştır. 1480'e gelindiğinde, Altınordu Devleti'ne olan bağlılıktan kurtulmuş ve Lehistan, Litvanya, Macaristan ve Avusturya gibi müstakil bir Hristiyan devlet olmuştur.

    Rusya'nın tarih sahnesine çıkışı, hiç şüphesiz ki, Türk tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Rusya'nın tarih sahnesine çıktığı dönemde Osmanlı, siyasî ve ekonomik güç bakımından Rusya'nın çok çok önündedir. Yani Osmanlı yükselme döneminin zirvesinde, Rusya ise kozadan kelebeğe olan yolculuk basamaklarının henüz başındadır. Bölge coğrafyasında artık söz kesen Ceneviz değil Osmanlı'dır. Bu büyük güce karşı reel politikanın gereği, Cenevizliler yerine Osmanlı ile dostluk kurmaktır. 3. İvan da böyle davranmış, ekonomik yeterlilik ve güce ulaşmanın yolunun bu çizgiden geçtiğini görmüştür. Peki, Osmanlı'nın daha çok sulh müzakereleri dolayısıyla muhatap olduğu Rusya ile olan münasebetlerinde, dostluk adına atılacak adımların yardımcısı kim olacaktır? Bu yardımcı; Rusya'nın Altınordu hâkimiyetinden çıkmasında büyük yardımı olan Kırım Hanlığı'ndan veya Kefe Beyliği'nden başkası değildir.

    Rusya önce 1474 yılında Kırım Hanlığı ile diplomatik münasebetleri başlatarak aralarındaki ticaret hacmini artırmayı başarmıştır. Osmanlı'nın 15. Yüzyıl'ın son çeyreğinde Karadeniz'in Kuzey kıyılarına (Kırım, Azak, Kefe) çıkması ile birlikte de doğrudan Osmanlı-Rus ticareti ve dolayısıyla dostluğun başlaması için bütün şartlar olgunlaşmıştır.

    Ticarî hareketliliğin başlaması, zamanla Rus tüccarları ile Osmanlı yerel idarecileri arasında problemlerin de çıkmasına yol açmıştır. Bu problemlerin aleni olarak ortaya çıkıp öğrenilmesi, Rusya'nın Osmanlı ile siyasî münasebet kurması için aranan bir sebep olmuştur. Böylece 15. Yüzyıl'ın sonlarında, ilk resmî Rus-Osmanlı diplomatik görüşmeleri, başlıca ticaret sorunları üzerinden başlamıştır. Diplomatik belgelerde adı geçen tüccarların çokluğu, Rusya'nın Osmanlı ile olan ticaretinde yeterince aktif olduğunu göstermektedir. 3. İvan vakit kaybetmeden, Rus tüccarlarının önünün açılmasını talep eden bir mektubu 1492'de 2. Bayezid'e göndererek tarihî vetireyi başlatmıştır. Mektubun İstanbul'a ulaşmasıyla muhtevasının nasıl bir yankı meydana getirdiği tam bilinemese de, 2. Bayezid, Moskova'ya gitmek üzere bir elçisini yola salmış; bu elçi her ne kadar Moskova'ya ulaşmaya muvaffak olamasa da, iki ülkenin ilk diplomatik münasebetleri böylece başlamıştır.

    İstanbul'daki müspet yaklaşımları gören İvan, hemen 1497'de Pleşçeyev adlı elçisini İstanbul'a göndermiştir. 2. Bayezid'in cevabî mektubunda, bu ilk Rus elçisinin diplomatik tutumu da rapor edilerek, talep edilen ticarî hususların iyileştirileceği sözü verilmiştir. Böylece bölgedeki ticarî hareketlilik Rusya açısından olumlu şekilde gelişmeye başlamıştır. Fakat Moskova ve İstanbul arasındaki bu temaslar, doğrudan doğruya değil de, Kefe Valisi olan Bayezid'in oğlu Mehmed üzerinden yapılmaktadır. Bu, Osmanlı'nın henüz Rusya'yı "diplomatik denklik"te görmediğinin bir ifadesidir. Ancak gelişmeler Rusya açısından çok hızlı ve müspet seyretmektedir. Moskova'ya giden ilk Osmanlı elçisi Kefe'den yola çıktığında tarihler 1501'i göstermektedir.

    Dönem, Osmanlı Devleti'nin süratle genişlediği ve dünyanın en kuvvetli devleti derecesine çıktığı bir dönemdir. Fakat dönem padişahlarının kısmen dikkatinden kaçan bir vetire yaşanmaktadır. 3. İvan'ın 1505'te ölmesiyle 43 yıl kaldığı tahtın yeni sahibi oğlu 3. Vasili olmuştur. Bu dönemde Rusya kendi etnik ve tabiî hudutlarını bularak millî bir Rus devleti hâline gelmiş, böylece Rus devleti tarihinin ilk merhalesini bitirmiştir. Evet, küçük bir Moskova Prensliği, kısa zamanda Doğu Avrupa'nın en büyük devleti hâline gelerek millî bir Rus devletine dönüşmüştür. Osmanlı ise dönem itibariyle, daha kuvvetli gördüğü Lehistan ile münasebetlerini ve Batı'daki gelişmeleri üst düzeyde tutuyordu. Fakat Rusya: "Geliyorum!" diyordu.

    3. Vasili diplomasi ayağında farklı, bir o kadar da cesaretli adım atarak 1514'te ilk defa elçisini Osmanlı Kırım'ına değil de doğrudan İstanbul'a göndermeyi başarmıştır. İçinde dostluktan bahsedilen bir nâme ile bir sefaret heyeti göndererek hem ticareti geliştirmek, hem de Osmanlı ile siyasî ve askerî ittifakların kapısını aralamak istemiş, bunda da başarılı olmuştur. Yavuz, Sırpça gönderdiği cevabî yazısında; Moskova ile sürekli ticarî münasebetler kurmak istediğini bildirerek, sonraki süreçlerde iki mektup daha göndermiştir. Bu mektuplarda özellikle elçisi Kimel'in değişik malları satın almasında yardımcı olunmasını rica etmiştir. 1515'te ise, bu sefer Vasili yine bir elçisini yanında birçok değerli hediyelerle (Garra samurlar ve vaşaklar, siyah tilkiler, siyah balık derisi, akbalık dişleri ve sungurlar, ispiri çakırlar ve türlü türlü sungur tahtalar) Yavuz'a göndermiş, birtakım siyasî birliktelikler teklif etmiştir. Yavuz bunların bir kısmını kabul etmiş, bir kısmını da nezaketle zamana yayarak siyaseten öldürmüştür. Vasili vazgeçmemiş, birkaç yıl sonra bir elçi daha göndermiş, teklif ve taleplerini tekrarlamıştır.

    Vasili, elçisi Koropov'u bu sefer İstanbul'a siyasî problemlerle alâkalı görüşmek üzere göndermiştir. Gelinen nokta Rusya açısından oldukça başarılıdır. Birincisinde elçiyle, Yavuz'dan ticarî alımlar için yardımcı olunmasını talep etmiş; şimdi de ticaretin ötesinde siyasî konularla Yavuz'un karşısına çıkmıştır. Yavuz Selim, Kırım'da ölen tüccarların malları konusunda duruma müdahil olmayı kararlaştırırken, dile getirilen siyasî problemlerin (Kırımın Rusya topraklarına müdahale etmesinin engellenmesi) tamamına el atarak, elçi Golohvastov'un ticaret güvenceleri ile Moskova'ya dönmesine izin vermiştir. Bu durum Moskova tarafından olumlu bir gelişme olarak algılanmıştır.

    3. Vasili, Yavuz'dan sonra tahta geçen Kanunî ile 13 yıl aynı dönemi paylaşacaktır. Bu dönemde de Rusya için diplomatik temaslar yapmıştır. Kanunî'nin cülusunu tebrik münasebetiyle bir elçisini İstanbul'a göndermiş, siyasî plânlama olarak bazı hususlarda anlaşmanın yollarını aramış, Kırım ile yaşadıkları probleme bir çözüm bulmasını istirham etmiştir. Kanunî bunu dikkate almış, bir nâme ile problemin çözülmesini sağlamıştır. Vasil'in iktidarda bulunduğu süre içinde İstanbul'a gönderdiği son elçilik heyeti 1531'de İstanbul'a gelmiş ve yine yaşadıkları siyasî ve ekonomik sıkıntıların çözümü adına Kanunî'den yardım talep etmiştir. 3. Vasili 1533'te ölünce, yerine 4. İvan geçmiş ve tarihler 1547'yi gösterdiğinde "Çar" unvanıyla taç giymiştir.

    Tarihte "Korkunç İvan" diye nam salan bu lider, Çarlık tacını giydiği yılda İstanbul'a bir elçi göndermiş, Kanunî'den Lehistan aleyhine ittifak teklifinde bulunmuş; fakat ticaret muahedesinin yenilenmesi dışında diğer siyasî talepleri dikkate alınmamıştır. Kanunî 1557'de bir nâme ile 4. İvan'a "Çar" unvanıyla hitap etmiş, ticarî münasebetlerden bahisler yazmış, Türk kürk tüccarlarının ticarî faaliyetlerine müsaade edilmesini istemiştir. 4. İvan, gerek Çar Kanunnâmesi denen bir anayasa tertip etmesi, gerekse güçlü bir ordu kurmayı başarması neticesinde; 1552'de Kazan Hanlığı'nı, 1556'da ise Astragan Hanlığı'nı elde etmeyi başarmıştır. Böylece Ruslar Türk illerine ve Kafkasya'ya doğru yayılma imkânı elde etmişlerdir. Bu, bir bakıma Osmanlı-Rus münasebetleri açısından ikinci perdenin başlangıç tarihi olarak da kabul edilmelidir.

    2. Selim'in 1566'da tahta çıkışına kadar Rusya'dan İstanbul'a herhangi bir elçilik trafiği yaşanmamıştır. Altınordu Devleti'nin merkezi olan Ejderhan'ın 4. İvan tarafından ele geçirilmesi, Osmanlı'nın Kafkasya, Orta Asya ve Karadeniz politikalarını gözden geçirmesine sebep olmuştur. Neticede; Rusya'nın bölge hedeflerini engelleme adına Don-Volga Projesi'nin devreye sokulduğu bir dönem olmuştur. Bütün bunlar Ruslarla aramızı açtıysa da, 1570 senesinde Novosiltof adındaki bir Rus zâbiti, elçilik ekibiyle İstanbul'a gelince, aradaki soğukluk kalkmıştır.

    Evet, görüldüğü gibi devletlerarası münasebetlerde tarafların niyet ve düşünceleri ne olursa olsun, hangi mülâhaza ile yapılırsa yapılsın, hangi devletlerin müdahale ve temasları olursa olsun, önemli olan bütün bu bileşenlerin neticesinde halkların kendi güç ve ölçüleri içinde huzurlu, savaşsız ve problemsiz yaşamalarıdır. Ekonomik ve kültürel refah içinde yaşayabilmeleri ve bu zeminin hazırlanabilmesidir. İşte Osmanlı ile Rusya arasında bahsi geçen bu dönem, böyle bir tablonun yaşandığı, yaşatıldığı bir dönem olmuştur.