İki Dünya Arasında Hikayesi

Konusu 'Kıssadan Hisse' forumundadır ve Eylül tarafından 7 Mart 2013 başlatılmıştır.

  1. Eylül

    Eylül Moderatör

    İki Dünya Arasında

    Nur Hemşire, Şebnem’in Yunus Dede ile tanışmak istemesine yardımcı olabileceğini söyledi:

    “– Gelecek hafta sohbetten sonra görüşebiliriz. Eğer Yunus Dede müsaid olursa, haftaya Çarşamba günü tanışmak mümkün; değilse bir sonraki hafta olur.”

    “– Ablacığım, bunu ne kadar çok istiyorum bir bilsen... Çünkü hâlâ ruhumu daraltan ve sürekli zihnimi meşgul eden suâller var!.. Allah senden râzı olsun, pek çok suallerimi hallediyorsun. Fakat Yunus Dede’ye de sormak istediğim müşkiller içindeyim.”

    Nur Hemşire gülümsedi:

    “– O hâlde sormak istediğin sualleri güzelce hazırla. Özel değilse sohbet sonunda; özel ise, sohbetin ardından tanışmak mümkün olunca sorarsın. Zaman zaman benim de iç âlemimde halledemediğim mevzûlar olur, bu şekilde Yunus Dede’ye arz ederim. Pek çok istifham ve çalkantıdan hep bu sayede kurtulmuşumdur.”

    Şebnem, sevinçle doldu. Daha o anda Yunus Dede ile görüşebilme heyecanı ile yüreği çarpmaya başladı.

    Günler geçmek bilmedi.

    Nihayet sohbet günü geldi.

    Şebnem’in heyecanı gittikçe artıyordu. Heyecanı, onu sabırsız hâle getiriyordu. Sorularını hazırlamıştı. Nur Hemşire ile hastahânede buluşacaklardı. Geçmek bilmeyen vakti doldurmak için biraz kitap okudu. Ancak kendini veremedi. Sonunda karar verdi; Nur Hemşire’nin yanına erkenden gidecekti. Hemen başörtüsünü itina ile bağladı, hazırlanıp evden çıktı.

    Tam Nur Hemşire’nin çalıştığı hastahâneye yaklaşmıştı ki, köşe başında tanıdık bir gruba rastladı. Kızlı-erkekli bir grup... Müge ve arkadaş çevresi... Olduğu yerde durakaldı. Ne yapacağını bilemedi. Merhabalaşsa mı, yolunu mu değiştirse?!. Hangi tavrın daha iyi olacağını kestiremedi. Diğerleri de onu fark etmişlerdi. Şebnem’in, ilk defa gördükleri tesettürlü hâli ve öylece kararsız duruşu karşısında hepsinden alaycı bir kahkaha yükseldi. Ardından aynı alaycı tavırlarla iğneleyici konuşmalar başladı:

    “– Aaa kızlar... Şuna bakın!.. Bu bizim Şebnem değil mi?

    “– Ninesi gibi başını örtmüş zavallı!”

    “– Örümcek kafalı olmuş!”

    “– Yeni imaj!”

    “– Yazık etmiş güzelliğine!”

    “– İhtiyarlara dönmüş!”

    “– Şu aydınlık Mayıs ayında, zindanlar içine girmiş!”

    “– Nerde o eski cıvıl cıvıl Şebnem?!.”

    Müge daha önce söylediklerine yeni destekler bulmuş olmanın gururuyla lâfa karıştı:

    “– Arkadaşlar, boşuna nefes tüketmeyin! Geçen, ben de buna benzer neler söyledim Şebnem’e!.. Fakat bir türlü anlatamadım. Kısa zamanda bu kadar nasıl şartlandı? Hayret doğrusu!”

    Şebnem’in güzelliğini çekemeyen şımarık bir kız, Müge’nin sözlerini kesti:

    “– Herhâlde kazadan sonra aklını kaybetti…”

    Alaycı kahkahalar bir kez daha yükseldi.

    Şebnem, tutulmuş kalmıştı. Sokak ortasında ilk defa, hem de daha önceki en yakın arkadaşları tarafından uğradığı bu hakaretler karşısındaki çaresizliği, çenesini kilitlemişti. Tek bir söz edemedi. Tekrar ağlamaklı olmuştu. Yolunu değiştirmeye karar verdi. Fakat hiçbir cevap vermemiş olsa ithamları kabul etmiş olurum diye düşündü. Bu durumda ezik kalbi daha da çatlardı. Bütün kuvvetini topladı ve duygularını birkaç kelimeye yükledi:

    “– Size sadece acıyorum. Acaba zavallı olan kim? Sefaletinizi, saadet mi zannediyorsunuz?”

    Sonra hızlıca adımlarla yolun diğer tarafına geçti. Koşarcasına yürüdü. Bütün arkadaşlarının alayları ve gülüşleri durmuştu. Hepsi de şaşırmıştı. Onlar, Şebnem’in utanıp da kendilerinden özür dileyeceğini umuyorlardı. Müge de işin ciddiyetini daha iyi kavramaya başlamıştı:

    “– Arkadaşlar, biraz fazla ileri gittik galiba!.. Böyle giderse kızcağızı tamamen kaybedeceğiz. Daha önce de bu şekilde azarladım, ancak kâr etmedi. Ya onu tamamen dışlayacağız, ya da başka bir yol denemeliyiz. Ama pes etmek yok; bu benim için onur meselesi olmaya başladı…” dedi ve Şebnem’in ardından koştu.

    Hastahânenin girişinde Şebnem’e yetişti:

    “– Şebnem kendine gel; ne oldu sana? Bir türlü anlayamıyorum!”

    “– Belki de anlamak istemiyorsun?”

    “– Yani sendeki bu değişim, gelip geçici bir şey değil mi?”

    “– Anlatamadığım işte bu! Görmüyor musun, asıl gelip geçici olan sizin yaşayışınız!”

    “– Geçen gün bana çok kızdın ve darıldın da ondan böyle konuşuyorsun. Ama haklıydım. Ne oldu sana? Yaptıklarına hiç bir anlam veremiyorum... Hayata küsmüş gibisin... Yardımcı olayım, ama sen, beni hiç dinlemiyorsun ki...”

    “– Bunu da nereden çıkardın? Ben, sadece hayatı daha doğru anlamaya başladım. Hayali gerçek, gerçeği hayal sanmaktan kurtuldum. Hayatın mânâsını ve gayesini kavradım. Tabiî bunlar senin hiç düşünmediğin şeyler!”

    Müge’nin çehresi, hâlâ şaşkınlık ve alayla doluydu:

    “– Yanlış anlama, fakat kazadan sonra sana bir hâl oldu. Psikolojik bir depresyon yaşıyor olmayasın!.. Bak böyle ise, tanıdığım mükemmel bir psikolog var! Ücretini de merak etme!..”

    Şebnem yüzünü ekşitti:

    “– Müge, söylediklerimi hâlâ hiç düşünmeden konuşuyorsun?”

    “– Senin dediklerin, bizim düşüneceğimiz şeyler değil ki!.. Ben hayatımın en güzel baharındayım; eğlenip coşmak varken, ne diye bunlarla kafamı bulandırayım?!.. Akıllım, bırak bu tür şeyleri yaşlı dedeler, nineler düşünsün...”

    “– İyi, ama ölüm, yaşlıyla genci ayırmıyor ki birbirinden... Hiç sen mezarlık önünden geçip de orada yatanların ölüm tarihlerini okumadın mı? Sana kabirlerin sessiz dili, bir şey ifade etmiyor mu?”

    “– Yine ölümden bahsetmeye başladın? İçimi karartıyorsun...”

    “– Aksine, sen ölümün aydınlattığı hayata, yarasa gibi baktığın sürece içinin karanlığında boğulmaktan kurtulmazsın! Ölüm, ebedî hayata açılan bir kapı değil mi? Sana acıyorum Müge!.. Zira sen, kısacık bir ânı, sonsuzla değiştiriyorsun. Gençlik, ebedî hayatı kazanmak için en bereketli bir ilkbahar mevsimi gibidir. O mevsimdeki çiçekler, bülbüller, kelebekler hep cennet bahçelerine kanat açabilmek içindir. Gençlikte bunu başaranlar, cennetteki ebedî gençliğe nâil olurlar. Ancak gençliğini heba edenler, ölüm sonbaharında hazan yaprakları gibi kabrin acıklı horluk ve tenhalığına düşerler.”

    “– Demek öyle!.. Kabahat bende!.. Seni muhatap alıp bu kadar ilgilendim. Anladım ki, ne yapsam boş! Yazık ediyorsun kız kendine!.. Yazık ediyorsun gençliğine!.. Arkadaşlarına sırt dönmenin acısını yakında görürsün!”

    “– Size sırt filan döndüğüm yok ki!..”

    Müge tekrar asabîleşti:

    “– Bak Şebnem, bu hâlinle aramızda sana yer yok! Ya bu hâlinden kurtulur, aramıza katılırsın ya da senden tamamen vazgeçeriz, seni aslâ aramıza almayız!..”
     
  2. Eylül

    Eylül Moderatör

    Bu sözlerinin ardından Müge, yine önceki tavırlarla Şebnem’e tepeden ve horlayıcı nazarlarla bakıp döndü gitti. Şebnem, arkadaşının geçen seferki gibi bu ânî hareketi karşısında yine mahzunlaştı. Acaba yaşadığı güzellikleri ve güzel değişimleri, arkadaşlarına yavaş yavaş mı yansıtsaydı? Onlara gerçekten de şok tesiri mi yapmıştı? Kafası tekrar karıştı. Sonra birden silkinip omuz silkti ve hastahâneye yöneldi. Erken yola çıkmıştı, ancak neredeyse sohbete geç kalacaktı. Adımlarını hızlandırdı.

    Nur Hemşire de onu bekliyordu. Hemen çıktılar. Az sonra Hüdâyî Külliyesi’nde idiler. Şebnem, başından geçenleri anlatma fırsatını bulamadı. Fakat anlatmaya öylesine ihtiyacı vardı ki... Nur Hemşire durumu fark etmişti:

    “– Şebnem, biraz düşünceli görünüyorsun. Bir şeyler olmuş gibi.”

    “– Evet ablacığım.”

    “– Sohbet dönüşünde konuşuruz o hâlde.”

    “– İnşallah ablacığım, çok iyi olur.”

    Yunus Dede her zamanki gibi tam vaktinde geldi. Yine vakar ve sekînet içinde tane tane anlatmaya başladı:

    “Kalb, âdeta bir aynaya benzer. Birlikte bulunduğumuz insanların ruhî hâletleri ve içinde bulunduğumuz mekânların mânevî yönden müspet ya da menfî durumları hemencecik o aynaya aksediverir. Meşhur misâldir:

    Attar dükkânına girenler güzel kokulardan, demirci dükkânına girenler de kir ve isten hisse kaparlar.

    Bu sebepten gönül aynamızı temiz tutmak için kimlerle vakit geçirdiğimize, kimlerle konuşup, kimlerin meclisinde bulunduğumuza dikkat etmemiz gerekir.

    Sadece kalb değil, bütün varlıklar, maruz kaldıkları tesirlere göre şekillenir. Meselâ aynı cinsten, aynı özelliklere sahip iki çiçek alın. Birisinin yanında sadece Kur’ân-ı Kerîm ve esmâ zikri okuyun. O çiçeğe, ruha huzur veren ilâhîler ve güzel mûsikî eserleri dinletin. Diğer çiçeğin yanında ise pop gibi kaba ve çirkin müzikler açın ve onu kötü ses ve sözlere mâruz bırakın. Kısa bir müddet içinde göreceksiniz ki, güzel sesler dinlettiğiniz çiçek daha bir canlanıp renklenecek, çirkin seslere mâruz kalan çiçek ise, kısa sürede solup pörsüyecektir.

    Çünkü varlıkları en derinden etkileyen tesirler, mânevî olanlardır. Nasıl ki, bir radyasyon ışığı müzmin hastalıklara yol açabiliyor ve tedâvî edilemez sakatlıklara sebep olabiliyorsa, hastalık ve günahlarla bulanıp kirlenmiş kalplerden akseden menfî ışınlar da, kalbimizde ve ruhumuzda derin yaralar açar. Firavun’un baş veziri Hâmân’a bakın; bu bedbaht adam, Firavun’un yanında dura dura zâlimleşmiş ve devrinin ikinci firavunu kesilmiştir.

    İşte bu sebeptendir ki, dînimizde, sâlihlerle beraber olmak tavsiye edilir. Âyet-i kerîmede: “Sâdıklarla beraber olun!” diye açıkça emredilmiştir. Dikkat ediniz, doğrudan “Sâdıklardan olunuz.” denmemiş; “Sâdıklarla beraber olun.” buyrulmuştur. Çünkü kalbimizi yoğuran ve şahsiyetimizi oluşturan en mühim maya; beraberliklerden, sohbet ve dostluktan kaptığımız tesirlerdir.

    Fizikî beraberliğin mânevî hâl ve makama olan tesiri sebebiyledir ki, sahabe-i kirâm efendilerimizin rûhî ve mânevî mertebesi en üst mertebededir. Çünkü onlar, Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le aynı mekânı paylaşmış, aynı havayı teneffüs etmiştir. O’nun kalbinden kendi kalplerine feyiz demetleri devşirmişler ve ruhlarını bu feyizlerle yoğurmuşlardır. Bu hususiyetleri sebebiyle sonraki nesillerden gelen hiç kimse, ne kadar tâat ve ibadette bulunursa bulunsun, fazilet itibariyle onların mertebesine erişemez. Zira onların aldığı feyz ve enerjiyi bulamaz.

    Bugün bir insan alnını secdeden kaldırmasa, her gün oruç tutsa, her sene hacca gidip, bütün malını Allah yolunda infak etse, yine de bir Hazret-i Ebûbekir, bir Hazret-i Ömer olamaz. İşte sadece bu hakikat bile bize beraber olduğumuz kişilere ve içinde bulunduğumuz mekâna, azamî derecede dikkat etmemiz gerektiğini göstermektedir.

    Münasebet kuracağımız insanların ruhumuza mı, yoksa nefsimize mi hitab ettiğine bakmalıyız önce... Eğer karşımızdakinde nefsimizi okşayan ve bizi nefsânî haz ve düşkünlüklere doğru çeken bir tesir hissediyorsak, ondan veba mikrobundan kaçar gibi hemen uzaklaşmalıyız. Ruhumuza hitab eden ve gönlümüzün mânevî açlığını doyuran kişilerle birlikte bulunmaya gayret etmeliyiz. Onların gönül sofrasındaki feyizlerden istifade etmeliyiz. Elimizden geldiğince Allah’ın sâlih kullarını aramalı ve onların bulunduğu meclislerde bulunmaya çalışmalıyız. Çünkü onlar, kalblerini mâsiyet kirlerinden arındırıp cilâlamışlar ve nebevî güneşten aldıkları mânevî hisseleri etraflarına aksettirmişlerdir. Bilmeli ki, ay, bir kil parçasıdır. Onu mehtap hâline getiren ise, güneşten aldığı şualardır.

    Biz de bu şekilde sâlihlerle birlikte bulunmaya gayret gösterir ve kalbimizi nefsanî çirkefliklerden arındırırsak, nebevî nurlardan aynı derecede istifade eder ve böylece gerçek saadeti bulmuş oluruz. Yeter ki, kalp aynamızı lekesiz kılabilelim…”

    Yunus Dede’nin bu sözleri, sanki sırf Şebnem için söylenmiş gibiydi. Şebnem dinledikçe ferahladı. Aklına, Nur Hemşire’nin okuduğu şu mısralar geldi:

    Aşk yolunda her şaşkına,

    Mecnûn gibi bir öz gerek!

    Ermek için Hak aşkına,

    Erenlerden bir köz gerek!

    Seyrî, o öz, o köz, gâye,

    Boş sazı döndürür neye.

    Gönülleri diriltmeye,

    Diri kalpten bir söz gerek!

    Sohbet bittiğinde Şebnem, yine bambaşka bir huzur cennetindeydi. Hele Yunus Dede’nin müsaid olup da onu görüşme odasına almaları, içini tarifsiz bir feyiz ile doldurmuştu. Sanki kalbi duracak zannediyordu. Gönlünü coşkun bir pervâneye döndüren bu müstesnâ huzuru; kendisini tahkir edenler, saadet zannettikleri o boş ve tantanalı hayatlarında, acaba bir nebzecik olsun tadabilmişler miydi? Ne mümkün! Çünkü bu huzur, ancak cennet ikliminden esen bir meltemdi.

    Nur Hemşire, ona:

    “–Yunus Dede, seni bekliyor, içeri buyur!” dediğinde sanki yedi kat göklere doğru kanat çırpan bir kuş gibiydi.