Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Ümmetine Olan Düşkünlüğü

Konusu 'Hz.Muhammedin hayatı' forumundadır ve Adile tarafından 8 Ocak 2021 başlatılmıştır.

  1. Adile

    Adile Admin

    Peygamberimizin Ümmetine Olan Düşkünlüğü

    And olsun! Size, içinizden sıkıntıya düşmeniz onun gücüne giden, size pek düşkün, müminlere de şefkatli ve esirgeyici olan bir peygamber gelmiştir.
    (Tevbe 9/ 128)

    Allah Azze ve celle sonsuz merhametiyle insanlara; korku duymamaları ve mahzun olmamaları,[1] hidayet yolunu bulmaları için, kendilerini kötülüklerden ve inkârdan temizleyen, kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur.[2]

    Bütün peygamberler gönderildikleri topluluklar için rahmetin bir tecellisi, Allah Azze ve celle'nin rızasına uygun yaşayışın en güzel örnekleridir ve her biri, ümmetinin hidayete kavuşabilmesi için neredeyse kendini paralayacak derecede çaba sarf etmiştir. Hz. Nuh (aleyhisselam), gece gündüz kavmine tebliğde bulunarak, kavminin Yüce Allah’ın rahmetine ve bağışlamasına kavuşmaları için çok uğraşmıştır. Bu tebliğ, onların nefretini artırmasına rağmen aralarında tam 950 yıl kalarak onları Allah Azze ve cele'ye çağırmıştır.[3] 950 sene gibi uzun bir süre her türlü alaya tahammül, fakat Allah’ın emrine itaat ve ümmete olan düşkünlükle mümkündür. Diğer tüm peygamberler için de aynı durum söz konusudur fakat içlerinden birisi var ki Allah Azze ve celle bizleri O’na ümmet olmakla şereflendirmiştir.

    Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Risalet'inin başlangıcından vefat ettiği ana kadar hep ümmetini düşünmüştür. O’nun, ümmetine olan düşkünlüğünü yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim şu şekilde ifade buyurmaktadır: “And olsun! Size, içinizden sıkıntıya düşmeniz onun gücüne giden, size pek düşkün, müminlere de şefkatli ve esirgeyici olan bir peygamber gelmiştir.” (Tevbe 9/128)

    O Peygamber, şeref, üstünlük ve izzet sahibidir. Ümmetinin sıkıntı çekmesi O’nu üzer ve O, ümmetine çok düşkündür. Hz.Muhammed (s.a.v)'in ümmeti genel olarak O’nun tebliğine muhatap olan herkestir. Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.s) bütün insanlığın kurtulması için çaba sarf ediyor ve onlar için o kadar endişeleniyordu ki Allah Azze ve celle O’nu şu şekilde uyardı: “Bu yeni kitaba inanmazlarsa (ve bu yüzden helak olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.”[4]

    Bu uyarı müminlerden dolayı değil kâfirlerden dolayı yapılmıştır. İbn Abbas (r.anha) şöyle demiştir: Utbe b. Rabîa, Şeybe b. Rabîa, Ebû Cehl, Nadr b. Hâris, Ümeyye b. Halef, As b. Vâil, Esved b. Muttalib ve Ebû’l-Bahteri Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.s)’ı çağırıp onunla konuştu. Hz. Peygamber kavminden olan bu kişilerin kendisine muhalefet ettiklerini ve nasihatlerini dinlemediklerini görünce çok üzüldü. İşte bunun üzerine Allah Azze ve celle: “Demek ki bu söze inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvedeceksin.” âyetini inzal buyurmuştur. Rivayette adı geçenlere dikkat edildiğinde onların sıradan insanlar olmadığını, aksine Mekke küfrünün önde gelen liderleri olduğunu görürüz. Hz. Muhammed (s.a.v), işkence ve eziyet gören Müslümanlara üzüldüğü kadar onlara eziyet edenlere de üzülmüştür. Zira eziyet gören Müslümanlar sonunda cennete gidecek, bu dünyanın geçici eziyetlerinden kurtulacaktır. Ama inkar eden imansız ise ebedî hayatını mahvı perişan etmektedir.[5]

    Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ümmetine karşı durumunu şöyle açıklamaktadır: “Benim ve sizin benzeriniz, ateş yakan ve ateşine pervane ve çekirgeler düşmeye başlayınca onları ateşten kurtarmaya çalışan kimse gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Oysa siz benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.”[6]

    Âyet-i kerimede geçtiği gibi O, ümmetinin hidayeti için kendini feda edecek kadar haris (hırslı) bir peygamberdir. Arapçada ‘hırs’ kelimesi şiddetli tutkuyu ve bir şeyi elde etmek için duyulan aşırı isteği ifade etmektedir. İslâm’a karşı hareket edenler için bile bu kadar üzülen bir elçinin, kendi ümmetine muhabbeti Allah Azze ve celle tarafından övülmüştür.

    Resul-i Ekrem Efndimiz (s.a.v), Allah Azze ve celle tarafından Esmaü’l-Hüsna’dan olan “raûf” ve “rahîm” isimleriyle nitelendirilmiştir. Raûf “çok şefkatli”, Rahîm “çok merhametli” demektir. Cenab-ı Allah’ın kendi sıfatlarından ikisiyle Resûlü’nü anması, Efendimizin Allah Azze ve celle katında ne kadar değerli olduğunun işaretidir. İman edenlerin bu dünyada sıkıntıya düşmeleri O’na ağır gelmiş, işkenceler altında eziyet çekmelerine karşı çaresiz kalması O’nu üzmüştür. Ancak Allah Resulü (s.a.v) ümmetini rahatlatacak çözümleri Allah’ın izniyle her zaman bulabilmişti ve Habeşistan’a ve Medine’ye hicret, O’nun, müminlerin kurtuluşu için düşündüğü çözümler olmuştur.


    Bir gece Medine’de korkunç bir ses duyulur. Halk dehşet içinde sokağa dökülür. İnsanlar, Medine’ye büyük bir düşman ordusunun saldırmış olabileceğini düşünürken Resul-i Erem Efendimiz (s.a.v)’in sesi duyulur: “Korkmayın, endişe edecek bir şey yok!” Medine halkı endişe içindeyken Allah Resulü (s.a.v), hemen atına atlayıp sesin duyulduğu yere gitmiş ve gelmiştir. Her zamanki gibi ashabının yüreğindeki paniği, endişeyi yok etmiştir.

    Bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruyor: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç veya bakıma muhtaç kimse bırakarak giderse borcunun ödenmesi ve geride kalanların bakımı bana aittir.”[7]

    O elçiye itaatsizliğin büyük bir cürüm, O’na duyduğumuz sevgiye karşı büyük bir ihanet olduğunu anlamlı ve ona göre hareket etmek gerekir. Çünkü Allah Azze ve celle onu kendi sıfatıyla övmüş ve Tevbe sûresi 129. âyette şöyle buyurmuştur: “(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O, yüce arşın sahibidir.”





    [1] Bakara sûresi, 38.

    [2] Âl-i İmran sûresi, 164.

    [3] Bkz: Ankebut sûresi, 14, Nuh sûresi, 164.

    [4] Kehf sûresi, 6. Ayrıca bkz. Şuara sûresi, 3.

    [5] Tefhimü’l-Kur’an, c.III, s. 151.

    [6] Müslim, Fezail 19.

    [7] Buharî, Tefsir, 33/1; Müslim, Feraiz, 15.