Ebu Abdullah-i Turuğbadi hayatı

Konusu 'İslam büyüklerinin hayatları' forumundadır ve Beyza tarafından 28 Ekim 2013 başlatılmıştır.

  1. Beyza

    Beyza Moderatör

    Ebu Abdullah-i Turuğbadi kimdir?

    Evliyanın büyüklerinden. Onuncu yüzyılda İran'ın Tûs şehrinde yetişti. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Hüseyin veya Hasan'dır. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Tûs'un Turuğbad köyünden olduğu için Turuğbadî nisbesiyle şöhret bulmuştur. Doğum tarihi belli değildir. 961 [H.350] senesinde Tûs'da veat etti.

    Zamanında bulunan alim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulunan Ebu Abdullah-ı Turuğbadî ilimde derece sâhibi oldu. Tasavvufa karşı büyük alaka duydu. Onun tasavvuf yoluna bağlanması şöyle olmuştur: Ebû Abdullah'ın yaşadığı Tûs şehrinde büyük bir kıtlık oldu. Bu sırada insanlar açlıktan ot, çöp yiyorlardı. Bir gün evine geldi. Anbarında iki ölçek buğday olduğunu gördü. İnsanlara merhametinin çokluğundan içine bir ateş düştü ve kendi kendine; "Ey Ebu Abdullah! Müslümanlara şefkat ve merhametin bu mudur? Onlar açlıktan kırılıp geçerken, sen anbarında buğday saklıyorsun. Yazıklar olsun sana!." dedi. Bu durum kendisine çok tesir etti, üzüntüsünden aklı başından gitti. Evinden ayrılıp, sahralara düştü. Uzun zaman açlık çekerek riyazetlere başladı. Nefsinin kötü arzularından kurtulmak için çok mücahede etti. Sonunda kendisini düşünecek hali kalmadı. Sadece Rabbini zikrediyor ve O'nun kullarına merhamet ve şefkat gösteriyordu. Bu hal üzere devam ederken, İslâm alimlerinin ve evliyânın büyüklerinden Ebu Osman Hîrî hazretlerinin hizmetinde bulunmaya başladı. Onun sohbet meclislerinde yetişip tasavvuf yolunda ilerledi. Başka velîlerle de görüşüp sohbetlerinde bulunan Ebu Abdullah-ı Turuğbadî, Ebû Osman Hîrî hazretlerinin önde gelen talebelerinden oldu. Zahirî ilimlerde yükseldiği gibi, tasavvufî hakîkatlarda da üstün mârifetlere kavuştu. Nefsinin isteklerine karşı çıkıp, riyazetler çekerek üstün haller ve kerametler sahibi bir velî oldu.

    Hocası Ebu Osman Hîrî hazretleri, Ebu Abdullah-ı Turuğbadî'ye insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak ve talebe yetiştirmek hususunda vazîfe verdi. O da insanlara İslam dîninin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve ahirette saâdet ve kurtuluşa kavuşmaları için çalıştı. Birçok talebe yetiştirdi. Hallâc-ı Mensur hazretleriyle görüşüp sohbet etti. Bir gün talebeleriyle birlikte yolculuğa çıkmıştı. Yolda yemek yemek için bir yere oturdular. O sırada Keşmîr'de bulunan Hallâc-ı Mensûr da yola çıkmıştı. Aralarında çok uzun bir mesafe vardı. Bir aralık talebelerine; "Şimdi bir genç yola çıktı. Şu şu vasıflardadır. Derhal onu karşılayınız! O, yüksek bir velî ve anlaşılmaz bir hâl sahibidir." dedi. Talebeleri gidip onu karşıladılar. Bir müddet sonra Hallac-ı Mensur, yanında iki köpeği olduğu halde Ebu Abdullah'ın yanına geldi. Yemeğini bırakıp ayağa kalktı. Yerine Hallac-ı Mensur'u oturttu. Ona çok izzet ve ikrâm etti. Talebeler bu işe şaşıp kalmışlardı. Hallac-ı Mensur'un elbiseleri, üstü başı dağınık idi. O, ayrılıp gittikten sonra talebelerine, "Siz, onun dışına bakmayınız! O nefsi ile mücahede halinde bir gençtir ve bütün kötü arzulardan kurtulmuştur. Velîlik aleminin padişahı olmaya namzettir. Bu devlet kuşu, onun başına konacaktır." buyurdu.

    Bir gün kendisine; "Cenab-ı Allah'ın yolunda bulunup, O'nun rızasını kazanmak isteyen talebenin vasfı nasıldır?" diye sorulduğunda; "Talebe, bu yolda meşakkat ve sıkıntı içindedir. Fakat karşılaştığı zorluklar, kendisine neşe ve huzur vermektedir. Hakîkî talebe böyle olur!" cevabını verdi.

    Kendisine; (Sofî ve zahid kime denir?) diye sual edilince de;

    "Sofî, her an Rabbi ile beraber olandır. Zahid ise, daha o makama kavuşamayıp, nefsi ile uğraşan, onun kötü isteklerinden kurtulmaya çalışandır." dedi.

    Ebu Abdullah-ı Turuğbadî zühd sahibi olup, dünyaya ve onun içindekilere meyletmezdi.

    Takva ve verada Kemal derecesindeydi. Haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçınır, her sözünün ve her işinin Allahü tealanın rızasına uygun olmasına çalışırdı ve buyururdu ki:

    "Gençliğini, Allahu tealanın emirlerine ve yasaklarına uymayarak geçiren kimseyi, Allahu teala da ihtiyarladığında zelîl eder."

    "Allahu tealanın rızasına kavuşmak için, O'nun beğendiği şeylerden başkasını vesîle yapmayan kimselere müjdeler olsun! Çünkü O'na kavuşmak için, O'nun razı olduğu şeylerden başka bir vesile yoktur."

    İnsanlara karşı çok şefkat ve merhamet sahibiydi. Onlara hizmet etmeyi kendine şiar edinmişti ve hizmette insanlar arasında fark gözetmezdi. Buyurdu ki:

    "İnsanlara hizmet ederken, aralarında fark gözetmekten sakının! Çünkü, kendisine hizmet etmek için fark gözetilecek olanlar, geçip gitmişlerdir. Şimdi öyle birisini bulmak çok zordur. Muradına kavuşmak istiyorsan ve maksadının da elinden kaçıp gitmemesini diliyorsan, herkese hizmet et!"

    "Bir kimse, ömrünün tamamından sadece bir gününü, fütüvvet sahibi olan Allah dostlarından birine hizmet etmekle geçirirse, bu hizmetinin bereketine ve feyzine kavuşur. Bütün ömrünü, böyle kimselere hizmet ederek geçiren kimsenin hali nasıl olur? Varın bir mukayese edin!"

    Kendisi tevâazu sâhibi olup, kibirlenenleri sevmezdi. Bu hususta buyurdu ki:

    "Kibir, yani büyüklenmek, çok defa zenginlerde bulunur. Tevazu yani alçak gönüllülük ise, fakirlerin ahlakındandır."

    Müminlere gelen dert ve belaların Allahu tealanın onlara ihsanı olduğunu bildirerek buyurdu ki:

    "Allahu teala, kendisinin bilinip tanınmasına yarayan marifetlerden bir miktarını her kuluna vermiştir. Ayrıca her kuluna ihsan etmiş olduğu marifetin karşılığı kadar da, dert ve sıkıntı vermektedir. Nîmet olarak bahşedilen bu mârifet, sıkıntılara tahammül etmesinde ona yardımcı olur."

    İlim sahibi olduğu için Allahu tealadan çok korkardı. Bu hususta;

    "İlim, insana Allah korkusunu kazandırır. İlim sahibi olan kimsenin başkalarından korkusu gidip, kalbinde yalnız Allah sevgisinden hasıl olan bağlılık duygusunun artması ile huzur ve sükûna kavuşur. Bu haller ise, herkesin ilimdeki derecesine göredir." buyurdu.

    Bir sohbetinde buyurdu ki:

    "Resulullah efendimiz, (s.a.v.) her zaman Allahu tealadan ümmetini istemiş, onlar için Allah'a yalvarıp yakardığı kadar, kimse için yalvarmamıştır. Çünkü O, alemlere rahmet olarak gönderilmişti. Ümmetine şefkat ve merhameti çoktu. Ümmetinden birinin günah işleyerek, Allahu tealanın gazabına uğrayabileceğini düşünerek çok üzülürdü. Nitekim cenâb-ı Hak, Tövbe suresi yüz yirmi sekizinci ayetinde mealen; "Size, içinizden öyle bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz O'nu incitir ve üzer. Size çok düşkündür, müminlere çok merhametlidir. Onlara hep hayır diler." buyurmaktadır."

    Ömrünü İslam dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek, Allahu tealanın rızasına uygun olarak yaşamak için sarfeden ve birçok kerametleri görülen Ebu Adullah-ı Turuğbadî 961 [H.350] senesinde Tûs'da vefat etti. Orada defnedildi.