Ebu Abdullah El-Kureşi

Konusu 'İslam büyüklerinin hayatları' forumundadır ve Adile tarafından 5 Kasım 2013 başlatılmıştır.

  1. Adile

    Adile Admin

    Ebu Abdullah El-Kureşi Hayatı


    Ebu Abdullah El-Kureşî 12. yüzyılda Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış olan büyük velîlerden. İsmi Muhammed bin Ahmed bin İbrâhim’dir.

    Hazret-i Hasan’ın soyundan olup, Kureşî ve Hâşimî nisbeleriyle bilinir. Ebû Abdullah künyesiyle meşhûr olmuştur. 1150 (H.544) senesinde Endülüs’te doğdu. 1202 (H.599) senesinde Kudüs’te vefât etti. Kabri orada olup ziyâret yeridir.

    Endülüs’te dünyâya gelen Ebû Abdullah el-Kureşî, küçük yaşından îtibâren ilim tahsîline başladı. Memleketinin âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti vede velîlerin sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. Hem zâhirî hem de mânevî ilimlerde yükseldi. Fıkıh, tefsîr, hadîs gibi ilimlerde yüksek âlim, tasavvuf yolunda ise, üstün bir velî oldu.

    Büyük velî Ebû Yezid el-Kurtubî’den feyz aldı ve uzun müddet hizmet ve sohbetinde bulundu. Hocası Ebû Yezîd el-Kurtubî’den tasavvuf yoluna girişini sordu.

    O da buyurdu ki: "Beni bu yola sevk eden şu hâdisedir: "Ticâretle meşgûl oluyordum ve benim ıtır ve koku sattığım bir attar dükkanım vardı. Bu dükkânda kıymetli ve pahalı şeyler satıyordum. Giydiğim elbiselerim de kıymetliydi.

    Bir gün sabah namazını kılmak için câmiye girmiştim. Namazı bitirir bitirmez büyük bir halka hâlinde insanların toplanmaya başladıklarını ve bir şeyler okuyup anlattıklarını gördüm. Bir kenara çekilip dinlemeye başladım. Topluluktan biri bir kitaptan sâlihlerin hal ve menkıbelerini okuyordu.

    Kendi kendime yanımdaki kimsenin işitebileceği kadar hafif bir sesle; "Sübhânallah, bu kitaba şu hikâyeleri de almışlar. Hayret edilecek şey doğrusu." dedim.

    Yanımda bulunan bir kimse; "Ya bu kitapta neler anlatılmasını beklerdin?" dedi. Ben; "Bu anlatılan şeyler yalan veya çok abartılmış sözlere benziyor. Adam bir sene müddetle su içmiyor, fakat yaşıyor." dedim. O kimse; "Bu anlatılanları inkâr etme.

    Çünkü ben buradaki insanlar arasında sâlih ve velî kimseler görüyorum." dedi. Bu sırada halkada oturan zayıf, elbisesi yıpranmış bir kimse başını kaldırıp bana baktı ve; "Sâlih kimseler hakkında böyle konuşmaktan sıkılmıyor musun" dedi. Ben; "Nerede o senin dediğin sâlih kimseler?" dedim.

    Bu konuşmalardan sonra oradan ayrılıp şaşkın bir hâlde dükkanıma geldim. Öğleye yakın, dükkanda her zaman olduğu gibi oturuyor, alış-verişe devâm ediyordum. Bakınca câmide gördüğüm o kimsenin dükkanın önünden geçtiğini gördüm. Beni görmeden geçti.

    Az sonra geri dönüp geldi. Beni arıyordu. Selâm verdi, selâmına cevap verdim. Bana; "Senin ismin nedir?" diye sordu. Ben de; "Abdurrahmân’dır." dedim. "Beni tanıyor musun?" diye sordu; "Evet tanıyorum. Sen câmide konuştuğum kimsesin." dedim. Bana; "Sâlih kişiler hakkında hâlâ aynı düşünce ve inanışa sâhip misin? Yoksa tövbe ettin mi?" dedi. Ben ona; "Benim inanışımda tövbe edilecek bir yer yoktur." dedim. O kimse dükkanın masasına dayandı ve bana;

    "Ey Ebû Yezîd! Sâlih kimseler hakkında ne diyorsun?" dedi. Ona; "Nerede senin dediğin sâlih kimseler?" dedim. O da; "Çarşıda yürüyorlar. Eğer onlardan birisi, şöyle şöyle söylese" derken dükkanın boşluğundaki taşa işâret etti. Onun işâreti ile dükkan sarsılmaya başladı.

    Dükkanın depo kısmının duvarında iki yarık meydana geldi. Hayretle o yarıklara bakıp; "İnsanların böyle yapabilmek gücü var mıdır?" dedim. O kimse; "Bu gördüklerin,Allahü teâlânın sâlih ve velî kullarına verdiği kerâmetler yanında nedir ki." dedi. "Bundan daha büyük hâller de mi var?" dedim. O kimse; "Eğer o kimseler senin bu dükkanın tamâmen sarsılmasını dileseler, bu dükkanın içinde cam ve kap cinsi bir şey kalmazdı." dedi.

    O kimsenin bu sözleri karşısında hayret ve şaşkınlık içinde bakıp kaldım. Sonra yanımdan ayrılıp gitti.

    Olanlar karşısında korku ve dehşete düştüm. Kendi kendime; "Benim gibi bir adamın ömrü o sâlih kimselerin bir işâretiyle yıkılabilecek olan bu dükkanı beklemekle geçiyor.

    Halbuki sâlih kimseleri her zaman bulmam mümkün değildir." dedim. Ertesi gün câmiye gidip o zâtın ders halkasına dâhil oldum. Sonra dinlemeye başladım. Dinlediğim şeyler benim hâlimde büyük değişikliklere yol açtı. Dükkana gidecek hâlim kalmadı. Sonunda gidip anahtarları dayıma verdim.

    Dükkanın sâhibi dayım oldu. Dayım bana; "Nereye gidiyorsun?" diye sorunca; "İnşâallahü teâlâ geleceğim." deyip ayrıldım. Dayım asıl maksadımı bilmiyordu.

    Bundan sonra dükkana dönmedim. Böylece dünyâ işlerini terk edip tasavvuf yoluna yöneldim. Kısa bir müddet içinde yüksek hâl ve derecelere kavuştum."

    Ebû Abdullah el-Kureşî bir müddet sonra Mısır’a gidip âlim ve velî zâtların sohbetlerinde ve ilim meclislerinde bulundu. İnsanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatıp, onların kurtuluşu için çalışmaya başladı. Mısır’da bulunduğu sırada pekçok kimse onun ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu.

    Kâdıl-Kudât İmâdüddîn bines-Sükkerî, Allâme Şihâbüddîn Ebü’l-Hasan, Ebü’z-Zâhir Muhammed el-Ensârî, Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Ali el-Ensârî el-Kastalânî ve daha birçok âlim ve velî ondan ders aldılar.

    İnsanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmalarına vesîle olan Ebû Abdullah el-Kureşî, birçok âlim ve velî yetiştirdi.

    Güzel ahlâkı, güler yüz ve hoş sohbetleriyle insanların gönüllerini fethetti. Herkes onun yüksek bir velî olduğunu kabûl edip, uzaktan yakından gelerek sohbetlerinden istifâde ettiler.

    İlim ehline son derece saygılı olan Ebû Abdullah el-Kureşî halk arasında hikmetli sözleriyle onların kalplerine şifâ akıttı. İnsanlar onun hikmetli sözleriyle ilim ve ihlâs sâhibi oldular.