Çocukların bakış açısını ahirete nasıl yönlendirmeliyiiz?

Konusu 'Dini Sorular Ve Cevapları' forumundadır ve Adile tarafından 16 Eylül 2012 başlatılmıştır.

  1. Adile

    Adile Admin

    Çocukların bakış açısını ahirete nasıl yönlendirmeliyiz?

    Bediüzzaman Hazretleri bir yerde, bu asrın, hayat şartlarını ağırlaştırarak ve zaruri olmayan ihtiyaçları görenek ve tiryakilikle zaruri derecesine getirerek, hayatı ve yaşamayı herkes için en büyük maksat ve gaye yaptığını ve böylece dînî hayata set çektiğini veya onu ikinci, üçüncü derecede bıraktığını ifade etmiştir. Ardından da bu bedbaht asrın, “Bile bile dünyayı (ahirete) tercih ederler.” âyet-i kerîmesinin işaretiyle, ehl-i İslâm’a da bilerek ve severek dünya hayatını uhrevî hayata tercih ettirdiğini söylemiştir.Çağımızda ilim, teknoloji ve sanayi alanındaki gelişmeler, kapitalist üretim anlayışını da beraberinde getirmiş, daha sonra ise bu anlayışın talepleri doğrultusunda bir tüketim toplumu oluşmuştur. Tüketim ihtiyacının karşılanması için de başarı, çalışmak, meslek sahibi olmak, kazanmak, zengin olmak en başta gelen değerler hâlini almıştır. Neticede ise daha çok tüketebilmek için daha çok kazanmaya odaklanmış hazcı, ferdiyetçi, menfaatperest şahısların ortaya çıkmasıyla dünyevîleşme meyli kaçınılmaz olmuştur. Evlilik yaşının yükselmesi, az çocuk talebi, aile yapılarının değişmesi, akrabalık ve komşuluk bağlarının zayıflaması, yardımlaşma ve fedakârlık duygularının neredeyse ölmesi gibi hâdiseler de dünyevîleşmenin menfi neticeleridir.
    Topluma hâkim olan dünyevîleşme girdabından aile de nasibini almış ve İslâm’ın, çocuğun dinî terbiyesi üzerinde bu kadar hassas durmasına aldırmayan ebeveynlerin birçoğunun himmet ve gayretleri çocukların dünyevî istikbaline yönelmiştir. Yani çocuklarının iyi bir okulda okuması, iyi bir üniversite bitirmesi, maaşı ve konumu yüksek bir mesleğe girebilmesi anne babaların en büyük arzusu hâline gelmiştir. Çocuklarının kaliteli bir hayata kavuşması ve dünyevî imkânları elde etmesi mevzuunda dindar aileler arasında bile o kadar hırslı anne babalara rastlıyoruz ki şaşırmamak, hayret etmemek ve üzülmemek mümkün değil! Kaldı ki çocuğun İslâm ahlâkıyla yetiştirilmesi, ona ibadet alışkanlığı kazandırılması vs. hususlar hiçbir şekilde onun dünyevî istikbaline mâni değildir zira asırlara hükmetmiş, dünya milletlerine sözünü dinletmiş, her alanda zirvelerde dolaşmış ecdadımız aynı zamanda dinî hükümlerde de kılı kırk yararcasına hassasiyet göstermişlerdir.
    Diğer yandan çocuklarını terbiye-i İslâmiye dairesinde yetiştirmeyen anne babalar onlara ne kadar kötülük ettiklerinin farkında değildirler çünkü kısacık dünya hayatına bedel o minik yavruların ahiretlerini karartmakta ve böylece aslında kendileri de büyük bir hüsran yaşamaktadırlar. Bu açıdan çocuklarımızın hem dünyevî hem de uhrevî açıdan kazançlı olmasını ve hüsran yaşamamalarını istiyorsak, asrımızdaki bütün eğitim felsefelerinin dünyaya yönelmesine ve başarıyı kutsallaştırmalarına aldırmadan İslâm’ın çocuk terbiyesiyle ilgili emirlerini dikkate almalı, onların nazarlarını ve himmetlerini ahirete tevcih etmeli ve bu konuda ısrarlı olmalıyız. Bu sözlerimizden dünyevî imkânların, iyi okullarda okumanın, kaliteli bir mesleğin vs. ehemmiyetsiz olduğunu düşündüğümüz çıkarılmamalıdır. Bilakis bizim kastımız önceliklerin iyi tayin edilmesi ve dünya-ukba dengesinin iyi kurulması gerektiğini izahtan ibarettir zira diğer peygamberlerin ve Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderiliş gayelerinden birisi de insanları ifrat ve tefritlerden kurtararak dünya ve ahiret dengesini temin etmektir.
    Kur’ân-ı Kerîm’in dünya-ahiret dengesini kurma adına bize gösterdiği hedef ise şudur: "Allah’ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma!”Âyet-i kerîmenin kullandığı üsluba dikkat edildiğinde, önceliğin ahiret hayatını kazanmaya verildiği, ancak ahireti kazanma yolunda mücadele ve mücahede eden bir insanın dünyayı da ihmal etmemesi gerektiği vurgulanır zira ahiret yurdu talep edilirken, isteme, arzulama, talep etme, peşine düşme, kilitlenme manalarına gelen fiilinin kullanılmasına karşılık, söz konusu dünya olduğunda, buyrulması bunu gösteriyor. Dolayısıyla insan, akıl, kalb, düşünce, his, mal-menal, çocuk-çocuk, sağlık, ilim gibi Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği bütün imkânlarla ahiret yurdunu kazanmanın peşine düşecek ama bu arada çoluk çocuğunu, ailesini, kendini, maişetini vs. de ihmal etmeyecektir.
    Zaten Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem):“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki? Ben dünyada bir yolcu gibiyim ki o, bir ağacın altında muvakkaten gölgelenir, sonra da yürür yoluna gider ve orasını terk eder.”dediği bir yerde biz nasıl farklı düşünebiliriz ki! Bin senelik mes’udane dünya hayatının bir saatine bile mukabil gelmediği ahiret hayatını bırakıp, şu fani ve aldatıcı dünya hayatına dalmak hiç akıl kârı olabilir mi? Dünya-ukba muvazenesini bize ta’lim eden Resûlullah Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatına baktığımızda O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) her fırsatta çocuklarına ahirete giden yolları gösterdiğini görürüz. Mesela bir gün kızı Fâtıma’nın (radıyallahu anhâ) boynunda bir gerdanlık gördüğünde hemen müdahale etmiş ve “İster misin ki halk ‘Peygamberin kızı elinde cehennemden bir zincir taşıyor’ desin” demişti. Bunun üzerine Hz. Fâtıma hemen kolyeyi satmış ve onun parasıyla bir köleyi hürriyetine kavuşturmuştu. Yaptıklarını Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) anlattığında, O (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “Fâtıma’yı cehennemden koruyan Allah’a hamd olsun.”
    Başka bir gün Hz. Fâtıma Validemiz el değirmeni çevirmekten elleri nasır tuttuğu için Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine bir hizmetçi vermesini istemişti. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise onun evine gelerek yatmadan önce 33 defa sübhanallah, 33 defa elhamdülillah, 33 defa da Allahuekber demesini tavsiye etmiştir.Aslında Hz. Fâtıma boynuna taktığı kolye ile harama girmediği gibi hizmetçi isteğiyle de bir yanlış yapmamıştı. Ancak Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) onu Allah’a en yakın ve O’nun en makbul kulları olan mukarrabin dairesinde tutmaya çalışıyor, dünyaya karşı alâkasız kalmasını arzuluyor ve devamlı onun nazarlarını ahirete çeviriyordu. Burada son bir hususa temas edelim. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek bir beyanlarında şöyle buyuruyor: “Şu devirde münafıklar yaptıkları şeyleri sizden gizlemek için nasıl utanıyor, hicap ediyor, durumlarını sizden gizliyorlarsa; bir gün gelecek müminler de (inançlarını ve amellerini) saklayacaklardır.”
    Günümüzde de bu hastalığın kısmen mevcut olduğunu görüyoruz. O hâlde çocuklarımızı küçüklüklerinden itibaren öyle yetiştireceğiz ki onlar, en büyük izzet ve şerefin İslâm’da ve onu temsil etmede olduğunu bilecekler. Yani çocuk duygu ve düşüncesinin doğruluğundan, yürüdüğü yolun doğru bir yol olduğundan o kadar emin olacak ki daha sonra karşılaştığı aykırı fikir ve davranışlar yüzünden aşağılık kompleksine kapılmayacak. Bilakis, dininin emirlerini yerine getirmenin büyüklük vesilesi olduğuna inanacak.
     
    Son düzenleme: 24 Şubat 2014