ASIM BİN SABİT (R.A.) KİMDİR?

Konusu 'İslam büyüklerinin hayatları' forumundadır ve Lasey tarafından 3 Ağustos 2018 başlatılmıştır.

  1. Lasey

    Lasey Admin

    ASIM BİN SABİT (R.A.)

    Asım b. Sabit, ensardan Evs Kabilesine mensup sahabi efendilerimiz dendir.[1] Yesrib'in rüzgarlarıyla olgunlaşan bu sahabenin doğum tarihine tam vakıf değiliz. Ancak hicretin 4. senesi vuku bulan ve şehadet şerbetini içmesine vesile olan Rec’i Vakası’ndan biz onun otuzlu yaşlarında Şehid olduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla bu sahabe efendimizin hayatı otuz küsür senelik bir ömre tekabül etmektedir.

    İslam’dan önceki dini hayatı her Yesribli gibidir, ta ki Hz. Mus’ab’ın vesilesiyle Yesrib’de esen İslam rüzgarını yüreğinde algılayana kadar. Öyle bir rüzgardı ki bu rüzgar, Yesrib’i Medine yapmış, gaflet suyunda susayan gönüllere kana kana içecekleri bir derya olmuştu. Asım b. Sabit de içmişti kana kana bu deryadan ve bu derya onu da, müslüman olan diğer kardeşleri gibi İkinci Akabe Biatı’na iştirak ettirmişti.

    Resûlullah (s.a.v) Medine’ye geldikten ve Mescid-i Nebevi’yi inşa ettikten sonra, tesis ettiği en mühim esaslardan bir tanesi de elbette ki ensar ve muhacir arasında kurduğu muahat (kardeşlik) idi. Öyle bir muahat idi ki, Efendimiz (s.a.v), ashabı arasından adeta huyu huyuna, suyu suyuna şifa olacak isimler seçecekti. asım b. Sabit’e de yine kendisi gibi vahiyle arınan bir sahabiyi, Abdullah b.Cahş’ı (ra) münasip görecekti. Bu mübarek kardeşlik sayesindedir ki aralarında çok farklı bir muhabbet oluşacak ve bu muhabbet ta Bedir yolunda onlara şehadeti konuşturacaktı.


    ASIM BİN SABİT (R.A.) KİMDİR.

    Bedr’in arslanlarından bir arslan


    Efendimiz’in (s.a.v) Bedir’den evvel ashabına, “Bedir’de nasıl savaşacaksınız?” sorusuna asım şöyle bir cevap verir: “Ya Resûlullah! Bizler bekleyelim, düşman bize biraz yaklaşsın oklar hedefine ulaşacağı yere gelince onlara ok yağdıralım. Onlar oklarımızdan kurtulup bize biraz daha yaklaşınca mızraklarımız ile çarpışalım. Eğer mızraklarımız kırılırsa, onlarla göğüs göğüse kılıçlarımızla çarpışalım.” Efendimiz (s.a.v) bu sözlerden çok memnun oluyor ve buyuruyor ki: “İşte harp dediğin böyle olur. Sizden kim düşmanlar karşılaşırsa aynen Asım’ın dediği gibi savaşsın. Sizden kim düşmanla savaşırsa Asım gibi yapsın!” Sonrasında Efendimiz (s.a.v) Bedir ashabını asım’ın söyledikleri üzerine konuşlandıracaktı. asım, bu çetin savaşta müşriklerin ele başlarından Ukbe b. Ebû Muayt’ı öldürecekti.

    Uhud Meydanı’nda da aynı civanmertliği gösterecek, müslümanların dağıldığı sırada Efendimiz’in (s.a.v) yanında kalacak ve bu savaşta da azılı müşrik kadınlarından Sülafe’nin, kocası ile beraber üç oğlunu attığı oklarla beraber yere serecekti. Ne var ki, attığı bu oklar büyük bir intikam ateşini de körükleyecek ve ona, her daim dualarında yer verdiği şehadeti bir adım daha yaklaştıracaktı. Zira Sülafe isimli bu kadın, kocasını ve üç oğlunu öldüren bu kişiyi araştırıp bulacak ve diri veya ölü kendisine getirene yüz deve vereceğini vaad ederek, kafatasıyla şarap içmeye yemin edecekti.

    asım’ın her daim dilinde, gönlünde Rabbine olan iki duası vardı: Biri ölümlerin en güzeli olan şehadet arzusu, diğeri ise “Ya Rabbi! Bana müşrik eli değdirme. Ne ben onlara dokunayım, ne de onlar bana dokunsun.” idi.[2]


    Hüznün semadan katre katre yüreklere aktığı an



    Hicret’in 4. senesi Efendimiz (s.a.v), Uhud Gazvesi’nin hemen ardından Beni Lihyan kabilesinin reisi olan Halid b. Süfyan’ın Medine’ye saldırı hazırlığında olduğunun haberini alır. Bu haber üzerine sahabi efendilerimizden Abdullah b. Üneys’i küçük bir birlik ile bu kabile üzerine gönderir. Giden bu birlik tehlikeyi ortadan kaldırır ve kabile reisini öldürür. Fakat yapılan bu sefer büyük bir intikama sebep olur. Ne var ki, bu intikam ateşine rağmen Medine İslam Devleti gibi büyük bir gücün karşısına çıkma cesaretini kendilerinde bulamazlar. Bu sebeble daha farklı planlar ortaya koyup icraata dökmeye koyulurlar.

    Yapılan plana göre aralarından on kişilik bir heyet seçip Medine’ye gönderecekler, müslüman olduklarını söyleyip Resûlullah’tan kendilerine Kur’an’ı ta’lim ettirecek muallimler isteyecekler, sonra bu muallimleri Kureyş’e, özellikle yakınlarını Bedir’de kaybeden Mekkelilere satarak hem para kazanacaklar hem de içlerindeki bu intikam ateşini biraz olsun söndüreceklerdi.

    Efendimiz (s.a.v) gelen on kişilik bu heyetin isteğini, risalet davası gereği cevapsız bırakmadı. Fakat bu icabet, ashabından göndereceği muallimlerinin başlarına bir şeyler gelebileceği endişesini de beraberinde getiriyordu. Gelen bu heyetten, kendilerinin güçlü bir kabile olduklarının ve muallimleri her türlü tehlikeden koruyacaklarının sözünü alan Efendimiz (s.a.v), Suffa mektebinde sayıları o günler iki yüzleri bulan ashabına, gönüllülük esasına dayanacak bu teklifi sunar ve bu teklife anında icabet eden yedi sahabi[3] efendimizi gelen bu heyet ile gönderir. asım b. Sabit de gayeleri yalnızca Rablerinin rızasına erme yolunda, O’nun kelamını ta’lim ettirmek üzere yola çıkacak olan bu muallimlerdendir. Efendimiz (s.a.v) kendisini bu muallim heyetine imam, Hubeyb b. Adiyy’i de kendisine yardımcı olarak vazifelendirir.



    Hamiyyü’d-Debr[4] Olmak



    Kur’an’a ve Resûlullah’a büyük bir sevdayla yola çıkan bu yedi muallim, elçilerle beraber Mekke’ye 65-70 km. mesafedeki Rec’i suyu denilen yere gelip gece orada konaklarlar. Fakat amaçlarından şaşmayıp fırsat kollayan bu elçiler bir şeylerin planlarını yapmaya başlarlar. asım b. Sabit onların niyetlerini anlar ve muallim kardeşlerine haber vererek beraber tepenin arkasına doğru koşmaya başlarlar. Bu kaçış ile üzerlerine yağmaya başlayan oklara rağmen tepeye çıkmayı başarırlar. Kabile elçileri teslim olmalarını söyler fakat muallimler teslim olmaz. Ölüme ölümü öldürerek yürüyen şehadet aşığı bu yedi muallim, okları bitene kadar savaşırlar. Fakat karşı taraf orada yedi Kur’an mualliminden dördünü şehid ederler. Geride ise Hubeyb b. Adiyy, Zeyd b. Desinne ve Abdullah b. Tarık olmak üzere üç yiğit kalır. Dolayısıyla asım b. Sabit de orada şehid olanlar arasındadır.

    asım b. Sabit’in her daim bir duası vardı ya: “Ya Rabbi! Bana müşrik eli değdirme. Ne ben onlara dokunayım ,ne de onlar bana dokunsun.” Bu duasını asım, son nefesinde de tekrar edip: “Allah’ım, ben bana düşeni yaptım, bundan sonrası Senin bileceğin iş. Sen bana müşrik eli değdirme!” diyecek ve son nefesini bu şekilde verecekti. Geride kalan üç sahabi efendimizin akıbeti ise hüznü yanında, şehadet anlarında dahi, imanlarının kemalini görmemiz açısından bizler için çok mühim mesajlar ihtiva etmektedir.

    Dört muallimi şehid eden bu hainler, onların cesetlerini Mekke’ye götürmek istediler. Hassaten asım’ın cesedi kıymetliydi onlar için, zira asım b. Sabit Uhud’da Sülafe isimli kadının kocasını ve üç oğlunu öldürmüş, bundan dolayı da Sülafe, ölü ya da dirisini getirene yüz deveyi vaad etmişti. Bu amaçla kabile reisi, asım’ın şehadet şerbetini içtiği mekana, cesedini getirmeleri için birkaç adamını gönderdi. Adamlar gitti, fakat korkuyla geri döndüler. Sebebi ise, asım’ın her daim Rabbine olan duasında gizlidir.

    Rabbi, asım’ın duasını makbûl eylemişti ve ona müşrik eli değdirmeyecekti. Rabbi’nin kelamını ta’lim ettirmek gayesi sinesindeyken, Resûlü’nün duasıyla yola koyulan bu kulunu Rabbi de en güzel bir şekilde, gönderdiği bir arı sürüsü ile koruyacak ve ona hiçbir müşriği yaklaştırmayacaktı. Oraya gelen müşrikler de bir türlü asım’ın bedenine yaklaşamadılar. Bunun üzerine kabile reisi, adamlarına gece olunca arılar gideceği için geceyi beklemelerini ve böylece cesede rahatlıkla ulaşabileceklerini söyledi. Geceyi bekleyen adamlar, cesede doğru yaklaştılar, ortada arı falan kalmamıştı, bir cesed duruyordu yerde. İyice yaklaştıklarında bir anda şiddetli bir şekilde yağmur yağmaya başladı. Adamlar bir yere sığınıp yağmurun dinmesini beklediler, yağmur dinince sığındıkları yerden çıktılar, fakat cesedin olduğu yere geldiklerinde ortada cesed falan kalmamıştı. Aradılar aradılar, fakat bulamadılar ve elleri boş döndüler. asım’ın o pak bedeniyse yağmur sularıyla beraber, akıp gitmişti bir meçhule...

    Büyük üstadlarımızdan merhum Mehmed akif’in, asım’ın nesline bıraktığı Çanakkale Şiiri ma’lum olduğu üzere Safahat’ın altıncı kitabı olan “asım” kitabındadır.

    Bizler asım deriz; asım’ın nesli, akif’in asım hayali, deriz de asım kimdir, diye hiç merak eder miyiz? Merhum akif’e ilham olan bu ismi, onun bu isim ardındaki gaye-i hayalini, mefkûresini hiç düşünür müyüz?



    Gaye-i hayal bir isim: Asım



    Mehmed akif bir asım çizer; beklediği, özlediği, hayalini kurduğu… İlmek ilmek dokuduğu, ince ince işlediği bir asım sergiler naif yüreğinin tezgahından…Bir asım tahayyül eder, asım b. Sabit gibi ve sanki onun imanının kemalinde bir mü’min gibi…

    Peki Mehmed akif’e ilham olan bu asım ya da asımlar kimdir hakikatte?

    asım b. Sabit…Rabbinin duasını hem şehadetinden evvelki hayatında hem de şehadet anında en güzel bir biçimde makbûl eylediği sahabi efendimiz… akif’in hayalini kurduğu gençliğin o ilk tohumu…Bir güzel tohum ki kendisi de filizleri de ilham akif’e…

    asım b. Ömer…Dayısının ismi ile müsemma bir yiğit! asım b. Sabit’in bir kız kardeşi vardır. Resûlullah’ın (s.a.v), ismini Cemile binti Sabit olarak değiştirdiği ve ilerleyen süreçte Hz. Ömer’e eş olma şerefine ermiş bir hanım sahabi. Hz. Ömer, bu evlilikten doğan oğluna, dayısı asım b. Sabit’in ismini koyuyor: asım b. Ömer (ra).

    Hz. Ömer’in hilafet günleri ve Medine sokaklarında gece gece dolaşan bir halife…Yine bir gece vakti, bir anne ve kızın konuşma seslerini duyuyor Hz. Ömer, önünden geçmekte olduğu bir evden. Anne diyor ki:“Kızım süt az, süte biraz su kat da fazla para alalım.” Kızı da itiraz ederek:“Anne, biz nasıl süte su katarız? Yarın Allah’a nasıl hesap veririz? diyor. “Halife görmüyor ya şu an.” diyor anne. Kızı ise: “Halife görmüyorsa, halifenin Rabbi olan Allah da mı görmüyor?”diyor. Hz. Ömer sarsılıyor bu cümleler karşısında ve: “Bu kız benim evimin gelini olmalı.” diyor, o eve bir işaret koyuyor. Ertesi gün geliyor ve oğlu asım b. Ömer ile evlendiriyor o kızı. O kız ki, ismi Ümmü Ammar, iki tane kız çocuğu oluyor bu evlilikten. Bir tanesinin ismi Hafsa; diğerininki ise Ümmü asım, yani İslam’ın beşinci raşid halifesi olan Ömer b. Abdülaziz’in annesi…

    akif’i, ilhamına mazhar eden asım, hangi asım olursa olsun, kaynağı asım b. Sabit değil miydi zaten?!

    Vahyin koruduğu asım b.Sabit…

    Kur’an’ın, bir insanı nasıl yetiştirdiğinin, nasıl koruduğunun, nasıl korkusuz bir hale getirdiğinin ve nasıl izzetli bir ölüm, ölümden de öte diriliş olan ölümlerin en güzeli şehadete nasıl vardırdığının cevabıydı asım!...

    asım’ın, kısacık hayatıyla sırtlandığı imanıdır, tüm bu suallerin cevabı. Yokuşlarda imanı sırtlanmak, sahabi hasbiliğinde kolay mıdır? İmanını şehadetine şahid göstermek kolay mıdır?! Peki ya asım olmak…?!

    “asım’ın nesli…diyordum ya…

    nesilmiş gerçek:

    İşte çiğnetmedi namusunu,çiğnetmeyecek.”[5]





    [1] İbn Sa’d, Tabakat, III,534,535; İbn Hacer, el-İsabe, II, 968, 969; İbn Esir, Usdü’l-Gabe, III, 106; İbn Abdilberr, el-İstiab, II, 330,331.



    [2] İbn Hacer, el-İsabe, II, 969.



    [3] Bu yedi sahabi efendimizin isimleri şöyledir: asım b. Sabit, Hubeyb b.Adiyy, Zeyd b. Desinne, Mersed b. Ebû Mersed, Halid b. Ebû Bükeyr, Muattıb b. Ubeyd, Abdullah b. Tarık.



    [4] Arıların koruduğu kişi.



    [5] Mehmed akif, Çanakkale Şiiri.