Allah'ı Ne Kadar Zikretmeliyiz Ya da Zikir Ne Ölçüde Olursa Yeterli Denilebilir

Konusu 'Dini sohbetler' forumundadır ve Abdullah tarafından 14 Haziran 2012 başlatılmıştır.

  1. Abdullah

    Abdullah Kayıtlı Üye

    Katılım:
    7 Haziran 2012
    Mesajlar:
    351

    Zikir; anma-hatırlama, belli duaları belli bir sayı ve şekilde okuma, Cenab-ı Allah’ı dil ve kalb ile yadetme ve hayatı duyarak yaşayıp varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah Azze ve celle'ye ait bir mesaj alma demektir. Her ne kadar zikir dendiğinde, Esma-i Hüsna’dan bazılarını veya bir kısım duaları tekrar etme anlaşılıyorsa da asıl olan kalb ve latife-i Rabbaniye’nin bu hatırlama ve anmaya bağlanmasıdır.

    Dille yapılan zikirde özellikle Cenab-ı Hakk’ın isimleri tekrar edilmektedir. Bir mürşidin irşadı ve gözetiminde, o En Güzel İsimler’den bazıları belli bir sayıya göre söylenmektedir. Sayı mevzuunda Kitap ve Sünnet’te kat’i bir şey yoktur. Fakat selef-i salihinden bazıları, o mübarek isimleri ebced hesabındaki karşılıklarına göre çekmişlerdir. Mesela, Allah lafz-ı celalinin ebced karşılığı 66’dır. Zikir sırasında bu lafz-ı celal’i bazıları 66 kez, bazıları da 66’nın katları adedince tekrar etmişlerdir. Bununla beraber, Esma-i İlahi’den hangisinin sizin üzerinizde galip ve hakim olduğunu biliyorsanız, o isme devam etmenizi tavsiye etmişlerdir. Mesela “Latif”ismine mazhar olabilirsiniz. O zaman her namazdan sonra onu 129 defa söylersiniz; çünkü bizim bildiğimiz iki ebced hesabından birine göre Latif ismi 129’a denk düşmektedir.

    Zikir adına bazıları “La mevcûde illallah”bazıları “La meşhûde illallah”ya da “La ilahe illallah”ve bazıları da “la”dan sonra bütün esma-i ilahiyeyi birden mülahaza ederek “illallah”demişler ve böyle külli bir şuur ve külli bir mülahaza ile “kelime-i tevhid”e devam etmişlerdir. Tekyelerde zikir dendiğinde çoğunlukla “La ilahe illallah”çekme anlaşılmıştır. Bu zikir “O’ndan başka Ma’budu bi’l-Hak, Maksûdu bi’l-istihkak yok, sadece O var.”manasını ifade etmesi açısından kamil bir zikirdir. Hemen hemen bütün değişik tasavvuf yolları veya tarikat versiyonları “La ilahe illallah”ta birleşir, onu çeker, sonra da “Muhammedu’r-Rasulullah”la zikri bağlarlar.

    Aslında zikir daha şümullü düşünülmelidir; yani anma, unutan bir insanın hatırlaması olarak değil de hatırlamanın sürekli olması, her fırsatta O’nu bir kere daha yadetme ve bunun insan tabiatının bir yanı haline gelmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Bu zaviyeden namaz, oruç, zekat, hac ve tefekkür de bir zikirdir.

    Mesela, namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’an-ı Kerim, “ve ekımi’s-salate lizikri – Beni hatırlamak için namaz kıl”(Taha, 20/14) ayetiyle bu hakikati nazara verir. “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.”(Hûd, 11/114) ayeti de bu hususu ifade eder. Bu ayetten anlaşılan şey, kılınan her namazın, yekün bir hasenat teşkil etmesi ve bu hasenatın seyyiatı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca, ayet-i kerimenin sonunda, “Zalike zikra li’z-zakirin – İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır.”denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir.

    İşte zikri, Esmau’l-Hüsna’dan bazı isimleri çokça tekrarlama, O’nu anma; hatırlamayı namaz, oruç gibi ibadetlerimizle sürekli hale getirme ve bu yadetmeyi tefekkürle iyice derinleştirerek bütün benliğimize mal etme çerçevesinde anlamak lazımdır.

    Zikirde zirve nokta başta “Latife-i Rabbaniye”olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yadetmek, yani varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilahi isim ve sıfatları düşünmek; enfüsi ve afaki yollarla varlığı ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; her zaman bir nabız gibi atan varlığın O’na şahitlik edişine dair mülahazalarla oturup-kalkmak şeklindeki kalbi zikirdir.

    Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur. Zikretme, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hal ile de mukayyet değildir. “Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar”(al-i İmran, 3/191) fehvasınca ne zaman, ne de hal itibarıyla zikrullah’a tahdid konmamıştır.

    Ayrıca, Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Ya eyyuhe’llezine amenü’z-kürullahe zikran kesira ve sebbihûhu bükraten ve asila – Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, sık sık anın. O’nu sabah akşam takdis ve tenzih edin.”(Ahzab, 33/41-42) buyurmaktadır. Bu, bize gösterilen bir hedef, yakalamamız gereken bir ufuktur. Cenab-ı Hakk’ı bize bahşettiği nimetler ölçüsünde anmaya çalışmamız gerekir. Ne var ki, hiç bir zaman Rezzak-ı Kerim’in nimetlerine gereğince karşılık veremeyiz.. veremeyiz zira, her gün binlerce defa O’nu ansak, nimetlerine şükretsek de bu Cenab-ı Allah’ın üzerimizdeki nimetlerine karşı çok az bir şükür sayılır. Çünkü “Ve in teuddû ni’metallahi la tuhsûha – Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız”(İbrahim, 14/34) fehvasınca O’nun sayılamayacak kadar çok nimeti vardır üzerimizde..