Furkan suresi hakkında bilgi

Konusu 'Kur'an-ı Kerim ayetleri' forumundadır ve Lasey tarafından 8 Kasım 2016 başlatılmıştır.

  1. Lasey

    Lasey Admin

    Furkan suresi neden indirilmiştir

    Kur'an-ı Kerim'de sıralamada yirmi beşinci, iniş sırasına göre kırk ikinci suredir. Yasin suresinden sonra, Fatır suresinden önce Mekke’de indirilmiştir. Sure, birinci ayetinde geçen Furkan ismiyle anılır. İlgili hadisler, surenin Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) döneminden itibaren bu isimle anıldığını göstermektedir. Furkan Suresi şu ayetlerle başlar: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla... 1. Alemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren Allah yücedir. 2. O, göklerin ve yerin egemenliği kendisine ait olan, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, her şeyi yaratan, yarattığına belli bir ölçüye göre düzen veren Allah’tır. 3. Oysa onlar, Allah’ı bırakıp, hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış bulunan, kendilerine ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.

    Surenin ilk kelimesi olan “Tebarake”, diğer dillerde tek kelimeyle karşılanması zor, anlam yoğunluğuna sahip kapsamlı bir fiildir. Nitekim tefsirlerde bu kelimenin, “yücelik, aşkınlık, kutsallık, süreklilik, değişmezlik; zatı, nitelikleri ve fiilleri bakımından eşsizlik ve benzersizlik, başka hiçbir varlıkla mukayese edilemeyecek derecede geniş çaplı cömertlik” gibi sadece Cenab-ı Allah hakkında düşünülmesi mümkün olan bütün üstünlükleri kapsadığı belirtilir. (1)

    Bu nedenle “Tebarake” fiili, Kur’an-ı Kerim’de sadece Cenab-ı Allah için kullanılmıştır. İlk ayetteki “kul”dan maksat, Hz. Muhammed (s.a.v)'dir. Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Kur’an’da değişik isim ve sıfatlarla nitelenir. Burada ondan Cenab-ı Allah’ın bir kulu olarak bahsedilir. O, biz inananlar gibi bir insandır ve seçkin bir kuldur.

    Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)'e indirildiği belirtilen “el-Furkan” ise Kur'an'ın belki de en temel özelliğini ifade eden isimlerinden biridir. Bu isim onun “hakkı batıldan, doğru yolu hatalı yoldan, helali haramdan ayırıcı bir ölçü” oluşunu ortaya koymaktadır. (2) Kelime bu özel manası dolayısıyla sureye de isim olarak verilmiştir. Cenab-ı Allah’ın Furkan olan Kur’an’ı indirdiği, al-i İmran suresinin başlarında da vurgulanır. İki ve üçüncü ayetler, tevhid ilkesini zedeleyen ya da tamamen dışlayan, yok sayan inançları, fikir ve eylemleri reddeder. İkinci ayetin son cümlesine göre evrendeki her şey Allah Azze ve celle tarafından yaratılmıştır ve bu evren, yaratıcının tek olduğunu ispatlayan bir düzen ve uyum içerisindedir. Hiçbir yaratma işlevi taşımayan bir kısım nesnelere tapanlara şu husus hatırlatılmaktadır: Gerçek tanrı, öncelikle yaratıcı güce sahiptir. Hayatı ve ölümü var eden, yeryüzündeki hayatın son bulmasından sonra da insanların yeniden diriltilerek mahşerde toplanmalarını sağlayacak yalnızca odur.

    Müteakip ayetlerde Mekke'li putperestlerin, Kur'an'ın etkisini değişik yollardan önlemeye çalışmalarına değinmektedir. Nedeni şu ki onlar, Kur'an-ı Kerim'in hükümlerini kendi batıl inançları, zulme dayanan mevcut düzenleri için kötü görüyorlar ve onun taraftar bulmasını engellemek için birtakım iddialar ileri sürüyorlardı. Bu iddialardan birisi de Resul-i Ekrem’in (s.a.v) başkalarından, o dönemde Mekke’de bulunan birkaç Yahudi ve Hristiyan’dan (Ehl-i kitap) da yardım alarak Kur’an’ı kendisinin ortaya koyduğu iddiasıydı. Altıncı ayette putperestlerin bu iddiaları reddedilirken, “Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi” buyrulması şu gerçeğe işaret etmektedir: Kur’an, Cenab-ı Allah’ın yardımı olmadan hiçbir insanın, kendi beşeri yetenekleriyle ulaşamayacağı zenginlikte sırlar, öldükten sonraki hayata ilişkin bilgi ve gerçeklikler içermektedir. Dolayısıyla Kur'an'ın insan değil Ceneb-ı Allah’ın sözü olduğunu kanıtlayan delil yine Kur’an’ın kendisidir, onun içeriğidir. (3)


    Müşrikler, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’in sıradan insanlarda görülen özellikleriyle peygamber olamayacağını iddia ediyor, kendisine inanmaları için yanında bu tür beşeri özellikler taşımayan bir melek bulunması gerektiğini söylüyorlardı. Bununla birlikte genellikle yoksulluğun hüküm sürdüğü Mekke şartlarında, kendilerinden farklı olarak Hz. Muhammed'in (s.a.v) krallar gibi özel hazinelere sahip olması gerektiğini savunuyorlardı. Onuncu ayet, Cenab-ı Allah’ın dilerse Rasulüne maddi nimetler anlamında onların söylediklerinden daha güzel şeyler vereceğini, bunu önleyebilecek hiçbir gücün bulunmadığını belirtir. Allah Azze ve celle, son elçisine vahiy ve nübüvvet kapılarını açmış, bir süreliğine dünyalık nimetleri kısıtlamıştır. Bu, Cenab-ı Allah’ın bir takdiridir. Kim için neyin hayırlı olduğunu ancak Allah Azze ve celle bilir. Bu nedenle Mekkeli putperestlerin kanaatlerinin aksine insanlar, dünyada sahip oldukları maddi nimetlerin çokluğuna göre değil; iman, ilim, ahlak ve davranış yönünden ulaştıkları manevi mertebelerine göre değerlendirilecektir. Surenin burada bize verdiği mesajlardan biri de şudur: Bir kimsenin ileride nasıl bir konuma ulaşacağını Cenab-ı Allah’tan başkası bilemez. Anlık görünümler veya olaylardan hareketle, insanları değerlendirmek ve yargılamak doğru değildir.
    Sonraki bölümde müşriklerin kıyameti yalanladıkları, Cenab- Allah’ın da onlara alevli bir ateş hazırladığı belirtilir. Onlar, uzaktan ateşi görünce onun uğultusunu işiteceklerdir. Zincirlerle sımsıkı bağlı bir halde oracıkta yok olmayı isteyeceklerdir. 15. ayette bu durumla Allah’a saygılı olmayı ilke haline getirmiş olanlara vaad edilen ebedi cennetin karşılaştırılması istenir. İnkarcılarla mü’minlerin, dünyada yaptıklarının karşılığı olarak ahiretteki akıbetleri hakkında çok kısa bir karşılaştırma yapılarak, insanların akıllarını başlarına almaları öğütlenmektedir. Elbette cennet, onu hak edenler için en güzel ödül olacaktır. Orada onlar için istedikleri her şey sonsuza kadar vardır. Bu, Allah’ın bir vaadi ve müjdesidir. Bundan sonra iman etmemek için türlü mazeretler ileri süren müşriklerin başka bir bahanesine işaret edilmektedir. İddialarına göre Peygambere inanmaları için kendilerine melekler gelip Hz. Muhammed'in bildirdiklerinin doğru olduğuna dair şahitlik etmeli veya Allah’ı kendi gözleriyle görüp hakikati ondan öğrenmelilermiş. (4) Fakat ayet, onların inanmamalarının asıl sebebinin, içlerinde taşıdıkları küstahça kibirleri ve davranışlarıyla sergiledikleri zulüm ve taşkınlıkları olduğunu açığa vurmaktadır. Her ne kadar ayet, tarihi bağlamda özellikle Mekkeli putperestlerin inkara sapmalarının temelindeki olumsuz psikolojiyi ortaya koyuyor gibi görünse de aslında bu, daha genel olarak Allah’ın, Peygamberi vasıtasıyla ortaya koyduğu inanç ve ahlak ilkelerine karşı mücadeleyi kendilerine dava edinmiş olan bütün inkarcılar için geçerli genel bir tespit olarak anlaşılabilir. 22. ayet, bunlara şu sarsıcı uyarıda bulunmaktadır: Bir zaman gelecek, o kibirli ve azgın inkarcılar “Bize gelmeliydiler” dedikleri melekleri görecekler fakat artık iş işten geçmiş olacaktır. Israrla inkar ettikleri ahirette kendileri için hiçbir iyi haber duyamayacaklar; inanmadıkları bu gerçekle karşılaşınca bütün güzel şeylerin kendilerine yasak olduğunu, ahiret nimetlerinden, ebedi kurtuluştan mahrum kaldıklarını anlayacaklardır. Ayrıca bunları kendi dilleriyle de itiraf edecekler; melekler ise onlara, “Her şey yasak (size), her şeyden mahrum bırakıldınız!” diyeceklerdir.(5)
    30. ayet, biz inananlara Kur’an’dan ayrı kalmamayı ve hayatımızın her anında onu rehber edinerek ona sahip çıkmayı öğütler. Putperestlerin Resul-i Ekrem (s.a.v)’a ısrarla karşı çıkmaları, haksız iddia ve iftiralarla onu üzmeleri üzerine Hz. Muhammed (s.a.v), “Rabb’im! Kavmim bu Kur’an’a büsbütün ilgisiz kaldılar” ifadeleriyle inkarcıları Cenab-ı Allah'a şikayet edecektir. Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bu serzenişi ahirette, o büyük yargılama sırasında dile getirecektir. Onun yakınacağı kesim, bütün ümmeti ya da kendi dönemindeki bütün kavmi değil, bunlar içinden onun peygamberliğini tanımayan, Kur’an’ın çağrısına uymayı reddeden kimselerdir. Surede ele alınan konulardan biri de şudur: Hz. Peygamber (s.a.v), Cenab-ı Allah'ın gönderdiği peygamberler zincirinin son halkasıdır. Son peygamber olarak bazı zorluklarla karşılaşması da son derece olağandır. Tebliğ ve irşat faaliyetleri sırasında engellerle karşılaşan, insanları içine düştükleri inkar bataklığından kurtarmak için çalışırken düşmanlık görüp maddi ve manevi baskılara, haksızlıklara maruz kalan tek peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) değildir. Bütün peygamberler, kendi toplumlarının yaşayan inanç ve kabullerini, ahlak ve hayat düzenlerini sorgulamışlar, eleştirmişler ve değiştirmek istemişlerdir. Bu ise o toplumlarda mevcut yapıdan memnun olan, özellikle bu yapı sayesinde servet yığmış, yüksek mevki, itibar ve sosyal statü kazanmış kesimleri rahatsız etmiş, bu rahatsızlık da giderek düşmanlıklara dönüşmüştür. 31. ayette, bu gerçeği özetleyen ifadenin ardından, “...Ama kurtarıcı ve yardımcı olarak Rabb’in yeterlidir” buyrularak, müşriklerin batıl inançlar, yanlış fikirler, haksız iddialar ve bencil hesaplar üzerine kurulan düşmanca girişimlerinin başarılı olamayacağı; Cenab-ı Allah'ın, yol gösterici, kurtarıcı desteği ve yardımıyla elçisini başarıya ulaştıracağı müjdelenmektedir. Aslında bu, daha genel anlamda Allah rızası ve insanlığın iyiliği, kurtuluşu ve mutluluğu için çalışan her mü’mine yönelik kutsal bir vaad ve müjdedir (6)
  2. Lasey

    Lasey Admin

    32. ayette Kur’an’a inanmamak için bahaneler üreten tiplerin başka bir iddiası dile getirilmektedir: “Kur’an ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” Aslında Kur’an’ın hepsi birden indirilseydi onlar yine inanmayacaklardı. Çünkü amaçları gerçeği bulmak değil, taassup duygularıyla bağlandıkları batıl inançlarını, maddi ve sosyal çıkarlarını korumaktır. Müşriklerin asıl maksatları Cenab-ı Allah'ın bilgisinde olmakla birlikte, bu sözlerin iyi niyetli insanların zihnini karıştırma ihtimaline karşı, ayette bu iddiaya kısaca cevap verilmiştir. Allah Teala, Kur’an’ın tamamını bir defada değil de yaklaşık yirmi üç sene zarfında, ayet ayet, bölüm bölüm indirmekle Resul-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v) gelen her ayeti gerek metni gerekse anlamıyla zihnine iyice yerleştirmesini, ruhuna sindirmesini amaçlamıştır. Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) da böylelikle Kur’an’ın bütününü eksiksiz ve yanlışsız olarak hafızasına yerleştirmiş, insanlara tebliğ etmeden önce Kur’an’ın ilkeleriyle kişiliğini bütünleştirmiştir. Hz. Aişe’nin ifadesiyle ahlakı Kur’an olan bir şahsiyete bürünerek,(7) bizim için en güzel örnek olmuştur. Surenin sonraki bölümlerinde Musa, kardeşi Harun ve Nuh Peygamberlerden söz edilmiş; Hud Peygamberin milleti ad’ın, Salih Peygamberin toplumu olan Semûd’un ve Res, halkının inkarcılık ve azgınlıkları sebebiyle cezalandırıldığı ifade edilmiştir. Zira onlar bu hayatı ebedi sanıyor ve öldükten sonra yeniden dirilmek diye bir şeyin gerçekleşmesini beklemiyorlardı.
    Surede inkarcıların, nefsani tutkularını tanrılaştırırcasına akıl ve idrakten saptıklarını bildirerek bu tutumun yanlışlığını vurgulayan ayetlerin ardından, insanın aklına, irfanına ve vicdanına hitap eden deliller ortaya konmaktadır. Böylelikle insanın her an içinde yaşadığı tabiat olaylarındaki yaratıcı kudrete işaret eden tabii düzenden, bu düzeni kuran ve sürdüren ilahi yasalardan bazı örnekler verilmekte; bu suretle insanlar, Kur’an’ın temel hedefi olan Cenab-ı Allah'a imana ve hidayet yoluna davet edilmektedir. Cenab-ı Allah'ın yasaları uyarınca tatlı sular, ırmaklar denizlere akmakta; bununla birlikle, günümüzde deniz araştırmalarının açıkça kanıtladığı üzere bazı denizlerde tatlı su ile tuzlu suyun karışmadığı görülmekte, ayetteki ifadeyle adeta bu iki su kütlesinin arasında “bir engel, aşılmaz bir perde” bulunmaktadır. Bilimin bu yeni keşfinin Kur’an tarafından asırlar öncesinde çok açık ifadelerle ortaya konması Kur’an’ın açık bir mucizesi durumundadır.(8)
    Bütün bunlardan daha büyük mucize, Cenab-ı Allah'ın görebildiğimiz en büyük eseri olan insan ve onun yaratılışıdır. Burada, insanlar arasındaki soy ve akrabalık bağının da ilahi kudretin bir delili olarak gösterilmesi ve hemen ardından Cenab-ı Allah'ın üstün kudretinin hatırlatılması son derece anlamlıdır. Çünkü bu, insanın uygarlık kuran bir varlık oluşuna işaret eder. Nitekim uygarlık, önce nesep ve evlilik sonrası oluşan akrabalık ilişkisiyle başlar. Allah, sayısız psikolojik, sosyal, ekonomik ilişkilerin de temeli olan bu iki bağdan insanlığı mahrum bıraksaydı, insanın diğer hayvanlardan farkı kalmazdı. 55. ayette insanların buna rağmen Allah’ı bırakıp da kendilerine hiçbir fayda veya zarar getirmesi mümkün olmayan nesnelere tapmaları eleştirilmektedir. Böylece cahiliye döneminden bugüne birçok insanın birtakım değersiz varlıklara veya nefislerinin fani arzularına birer tanrı gibi kul-köle olmalarının anlamsızlığı hatırlatılmaktadır.(9)
    Sonraki ayetler bize Peygamberimizi ve bütün peygamberleri en temel özellikleri ile tanıtmaktadır: “Biz seni sadece bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. De ki: “Bu görevimden dolayı dileyenin Rabb’ine giden bir yol izlemesi dışında sizden bir karşılık istemiyorum.” Asla ölmeyecek olan o diri varlığa dayanıp güven ve onu hamd ile tesbih et! Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda o kendi kendine yeterlidir.”(10) 61 ve 62. ayetlerde Rabb’imiz bize yine kendini anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir. İbret almak veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren odur.” Burçlar, yıldız kümeleri ve Güneş, Cenab-ı Allah'ın birliğinin, gücünün sonsuz ve sınırsız oluşunun en büyük delillerindendir. Kur’an aynı zamanda güneşin, gerek dünyamız gerekse Güneş sistemindeki diğer gezegenler için bir ışık kaynağı olduğuna da işaret etmektedir. (11) Doğru ve yanlışı birbirinden ayıran Kur’an’ı bir öğüt ve uyarıcı olarak gönderen Allah, surenin son bölümünde o ilahi mesaja gönül veren gerçek kullarda bulunması gereken en önemli nitelikleri ortaya koymakta ve bizlerden imanımızın gerektirdiği üstün özelliklere sahip olmamızı istemektedir. Surenin son (77.) ayeti, duanın anlam ve önemini belirtir. Dua ile Cenab-ı Allah'a yönelişin, biz kulları Allah (c.c.) katında farklı bir konuma ulaştıracağını müjdeler:. “(Ey Peygamber!) De ki: “Duanız olmasa Rabb’im size ne diye kıymet verir!..”

    1 Yazır, M. Hamdi, Hak Dinî Kur’an Dili, Azim Dağıtım, İstanbul, tsz., VI, 47.
    2 İbn Kesîr, İsmail b. Ömer, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Kahire, 1980, III, 308.
    3 Komisyon, Kur’an Yolu, IV, 109–110.
    4 İbn Kesîr, Tefsîr, III, 313.
    5 Komisyon, Kur’an Yolu, IV, 117–118.
    6 Komisyon, Kur’an Yolu, IV, 122.
    7 Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 139.
    8 Bkz. Bucaille, Maurice, Müsbet İlimler Yönünden Tevrat, İnciller ve Kur’an (Çev. Mehmet Ali Sönmez), DİB Yayınları, Ankara, 2001, s. 288–290.
    9 Komisyon, Kur’an Yolu, IV, 130–131.
    10 Furkan suresi 56-58. ayet.
    11 Komisyon, Kur’an Yolu, IV, 134.